<Bir spor kanalının yıllar önce kullandığı bir sloganı hatırlarım: "Maçları seyretmeden seyretmiş gibi olacaksınız." Ne tuhaf bir vaat. Aslında söyledikleri şuydu: Oyunu görmenize gerek yok, insanların oyun hakkında konuştuklarını dinlemeniz yeterli. Çünkü insan, olup bitenden çok, olup biten hakkında anlattıklarıyla yaşar.
Belki de psikoterapi tam da burada başlar. Mikroskobun altında hücreyi, tomografinin içinde organı arayan meslektaşlarımızın bazen gözden kaçırdığı şey budur:
İnsan, kendi dedikodusundan yapılmıştır.
Hayat dediğimiz şey, büyük olaylardan çok, o olayların çevresinde örülen küçük anlatılardan oluşur. Bir bakışın, yarım kalmış bir cümlenin, yıllardır unutulmamış bir sözün dedikodusundan...
Psikoterapistler hastalıkları değil, insanların kendi hikâyeleri hakkında söyledikleri şeyleri dinler. Çünkü çoğu zaman insanın kaderi, başına gelenlerde değil; başına gelenleri nasıl anlattığında gizlidir.
Ve belki de insan, bir başkasının ağzında dolaşan, sonra kendi içine yerleşen uzun bir dedikodudur. Başka bir deyişle insan, biraz başkalarının anlattığı, biraz da kendi kendine anlattığı bir söylentiden ibarettir. En komik olanlar, dedikoduyu çoktan geride bıraktığını düşünen rasyonalistlerdir. Oysa onlar da yalnızca dedikodularını Latince terimlerle anlatırlar. İnsan aklının en büyük başarısı, hikâyelerini gerçek sanabilmesidir. En büyük trajedisi ise buna inanmasıdır.>