yine bir sabah, adımlarım yavaşça evden ayrılıyor. elimde daha yeni yaktığım sigara atmosferin bu pislenmiş havasına gittikçe karışıyor. tek elimde siyah, kısa saplı ama beni yağmurdan az da olsa koruyan eski bir şemsiye var. yine de kabanım ıslanıyor, küçük damlaları üstümde görüyorum. topuklu botlarımın sivri uçları yağmurdan dolayı suyu ayaklarıma geçiriyor. bu ıslak hissi sevmiyorum, yine de sessizce yürüyorum. rahatsızlıkla ayak parmaklarımı oynatıyorum, iyice hızlanmaya başlayan yağmura içimden küfürler ediyorum. yolun sonunda bir kitapçı var, evet, hemen köşede. güzel bir dış görüntüsü var. binanın eski havasını hissedebiliyorum, hâttâ daha yaklaşmadan burnuma o rutubet kokusu geliyor. dış kapısı açık renk bir ahşaptan fakat kenarları altın rengine bürünmüş. camlarında ise yine aynı altın renk ile kitapçının ismi yazıyor.
iyice yaklaşıyorum. sonunda yağmurdan kurtulmak için kendimi o kitapçının içinde buluyorum. girdiğimde beni karşılayan kısa boylu, küt ve siyah saçlı, gözlüklü bir kadın karşılıyor. hoş geldiniz dediğine eminim fakat bunu tam olarak duymuyorum. ona sadece kafamla selam verip içeriye süzülüyorum. kitaplar özenle dizilmiş, renkten renge, konudan konuya ayrılmış. köşede antika eşyalar bulunduran bir vitrin görüyorum. bu eski püskü vitrin kapının rengine göre çok daha koyu bir tonda, içindeki kameralar 90'lardan kalma. içini açıp dokunmayı çok istiyorum fakat kadın beni pür dikkat izliyor. insanlar beni çoğu zaman rahatsız etmeyi sever, sanırım şimdi de o anlardan birini yaşıyorum.
geri çekilme ihtiyacı duyuyorum.
geri geri yürürken planda olmayan bir şey oluyor. çarptığım nesnenin sert darbesiyle öne doğru sendeliyorum. sonra ise arkama dönüp meraklı gözlerle oraya bakıyorum.
göremeden uyanıyorum. yatağımdayım, az önce ne olduğunu