Gördüğün son gözler onun gözleriydi. Gün sona ermekte, akşamsa yavaş yavaş onun yerini alıp, koyu kadife örtüsüyle tüm evreni sarıp sarmalamaya hazırlanmaktaydı. Her şeye koyu ve soğuk bir grilik hakimdi. Gök koyu griydi, asfalt koyu gri, belli belirsiz sallanan ağaçlar, cama vuran damlalar, az evvel üzerinden geçtiğim köprünün altından akan nehir... Eğer usta bir ressamdan bu manzaranın resmini yapmasını isteseydiniz paletinde sadece iki renk yeterli olurdu onun için; bu yeryüzü parçasının donuk tonlarını yakalayabilmesi için bolca siyah ve bir miktarda beyaz. Yalnız yoldaki sarı renkli çift şerit çizgisi renklendirebilirdi bu soğuk tabloyu.
Kafamın içerisinde bir kazma hafızamın kabuksu yüzeyine darbeler indirdikçe, kopan her kabuk parçasının altından binlerce yıldır yer altında kalan değerli hazinelerin arkeolojik bir kazıda gün ışığına kavuşmaları gibi, eski anılarım da tazelenerek zihnimde ışığa kavuşuyorlardı.
Bu küçük Anadolu kasabasında, 60 yıl önceki zorlu hayat koşullarını, o dönemde kendi başından geçen olayları ve şahit olduğu durumları diğer insanlara aktardığı hikâye tadındaki küçük anekdotlarıyla, benim gibi bu coğrafyada hiç yaşamamış birisini bile o yıllara götürebilme ve o günlerin gerçek yaşamını, çarpıtılmamış yaşamını, unutulmaması gereken yaşamını bir sinema filmi izler gibi gözlerimizde canlandırabilme kabiliyeti vardı onda. Uyuyan bir çocuğu uyandırmamaya özen göstererek yalnızca düzenli soluk alışverişlerine kulak kesildiğimiz zamanlarda yaptığımız gibi çıt bile çıkarmadan kendimizi bu güzel anılar filminin akışına bırakmış, onun anlattıklarını dinlemeye devam ediyorduk.
Ay karşıdaki tepelerin arkasından doğmaya hazırlanıyor ve erkenci ışıltıları kül rengi kayalıkların sırtlarında parıldıyordu. Bakışlarımı o yöne çevirdim: "Çünkü," dedim, "hikâye tam da burada başlıyor! Burada yaşanan trajik bir kazayla!.."
Taklalar atarak düşmekte olduğum şarampolün dibine çakılmadan önce artık tüm evren sonsuz bir hafiflikte, sanki hiç var olmamış kadar gerçek dışı ve bir rüyadaki kadar özgürdü.