Simurg Atlantis ELF (ϜϓſϞ), bir alıntı ekledi.
1 saat önce · Kitabı okudu

Cahil idiler; çünkü, tek kurtuluş dayanağının millet olduğunu ve olacağını takdir edemiyorlardı. Padişaha dalkavukluk ederek, yabancılara hoş görünerek,yumuşak ve nazik davranarak büyük gayelerin gerçekleştirileceği gafletini gösteriyorlardı.”

Nutuk, Mustafa Kemal AtatürkNutuk, Mustafa Kemal Atatürk
Meşrebi Kalender, Karamazov Kardeşler'i inceledi.
7 saat önce · Kitabı okudu · 80 günde · Puan vermedi

Rus romanlarındaki karakterleri birbirine karıştırmamak için, karakterlerin ismini not almaya gerek duymayan herhangi bir ademoğlu varsa, onun dimağına Fransız öpücüğü vermek gibi sapıkça fantezim olduğunu itiraf ederekten itici bir girizgahla vira Bismillah diyelim.

İsimleri ayrı karın ağrısı kısaltmaları ayrı…

Biz; İbrahim’e İbo deriz, İsmail’e İso deriz ya da adını anmak yerine “ naber la bebe”, “muhtar”, “müdür” diyerekten gariplikler yaparız. Ama asla ve kata Dimitri ismini “Mitya” diye kısaltıp insanları, kitap içinde “buralarda canı yanan bir çocuk vardı gördünüz mü komşular” der gibi hangi karakter hangisiydi diye satır satır aratmayız.

Post modern Rus zulmü diye işte buna derler a dostlar.

Aslında bu klasiklerle genel olarak başım belada! ( Nerden baksan tutarsızlık. Nerden baksan tutarsızlık. Nerden baksan ahmakça, ayrıca )

Tam hava atacağım, sorulan klasiği, “ tabi ki okudum pirim” diye, ŞAK! Önüme koyuyorlar benim okuduğum kitabın en az üç katı kalınlığında bir tuğlayı.

Yaşadığım şaşkınlğı şu şekilde tahayyül edebilirsiniz. Hani azıcık ıspanak yemeği ile azıcık yoğurdu bir tabak içinde karıştırdığında ortaya çıkması gereken “voltran”ın birkaç katı daha büyük hacimde bir karışım elde ederiz ya, işte öyle bir şey.

O tuğla kadar ( 1008 sayfa bu arada) kitaptan 300 küsür sayfalık özeti çıkaran ve kitabın orijinali diye yutturan, yok etme konusunda Houdini’yi kıskandıracak yeteneğe sahip editöre kızmam, helal olsun derim. Et ile bütünleşmiş bir kot pantolonun cebinden, sahibinin ruhu duymadan cep telefonunu çalan bir “cepçi”nin yeteneğine duyduğum saygı ile aynı duygu ama, anlayana…

1984 romanındaki yıllar sonra ortaya çıkan basım hatası gibi bir şeyden bahsetmiyorum burada..
Zaten telif hakkı vermiyorsun, rahmetliler öleli 70 yıldan fazla oldu diye, bari biraz insafın olsun da kitabın başına bir uyarı yazısı yaz şu şekilde: YAKLAŞIK 700 SAYFA EL DEĞMEDEN İTİNA İLE KATLEDİLMİŞTİR.

Kitabımızın konusuna gelebilirsek; öz oğullarına karşı; Şemsi İnkaya’yı bile, eline su dökemeyecek hale sokacak, üvey babalık yapan yapan Fyodor ve oğullarının aşırı bunaltıcı ( sıkıcı demedim ) hikayesi.

Karakterlerin “gri”liği okuyucuyu kitaba bağlıyor. Her biri, bir şekilde, bir kötülüğün başrolü veya sponsoru. Ama hepsinin “yaptım ama niye yaptım” mazereti cebinde hazır. Uyarıyorum, çok ikna ediciler…

Dengesiz tanımsız olarak tarif edebileceğimiz bir çok duyguyu biz kifayetsizliğimizden tanımlayamaz haldeyken;yazar, öyle cümlelerle anlatıyor ki hayranlıktan ve kelime dağarcığımızın kapasitesinden sadece “AYNEN” diyebiliyoruz.

En küçük oğlun kilisedeki görevi nedeniyle, din hakkında sayfalarca süren farklı bakış açıları ile karşılaşıyoruz. Dine karşı; başın sıkıştığında veya bir şeyi çok fazla arzuladığında kapısını çaldığın, kendisinden mucizeler beklenen sadece bir “sihir” aracı muamelesinin, beynelmilel olduğunu görüp çirkin bir rahatlama yaşıyorsun.

Ayrıca Türklere pek sempati beslemediğini burada da tekrarlasa bile kendi toplumuna karşı da epey giydirdiğini belirteyim.

Kitapta cahil olarak gösterilen bazı karakterlerin, eski ve yeni Ahit’ten, antik yunan destanlarından, bir çok romandan, Fransızca ve Latince sözlerle atıflar yapması çok eğreti duruyor. ( Aha! Dosto’ya çaktım! Gerçi zamanında Tolstoy’a da laf atmaya cesaret etmiş bir bünyeden bahsediyoruz. TEŞHİS: ŞUURSUZLUKTA NİRVANASIZLIK SENDROMU )

Biraderlerden biri olan Dimitri’nin bir subayla tartışması ve subayın kendi oğlunun onlarla beraber olduğu bir ortamda yaşadığı büyük öfke patlaması, gururu, kederi özellikle de para teklifine verdiği karşılık, bakalım kimlerin aklına Kış Uykusu filmindeki Nejat İşler’in o etkileyici sahnesini hatırlatacak. ( NBC ve Demirkubuz gibi yönetmenlerin güzel ülkemde kimi zaman subliminal kimi zaman da sok gözüne gözüne şeklinde Dostoyevski sevgisi aşılaması, Dosto kitaplarına olan ilgiyi arttırdığını düşündüğümü de şöyle bir köşeye bırakıyım.)

Kitabın başından itibaren, yer yer kafasını uzatıp “ben de buradayım” diyen hanım hanımcık kızımız Liza’nın yavaş yavaş psikopata bağlamasına tanıklık edeceğiz. Hele 756. sayfadan sonraki birkaç sayfada bulunan Liza’nın diyaloglarını dinledikten sonra; Leon filmindeki Gary Oldman’nın canlandırdığı komiser karakterinin bile kızımızın yanında “benim applammm var ya benim applaammm, öyle bir saykodur ki…” diye başlayan hikayeleri ballandıra ballandıra anlatan bir yancıdan başka bir şey olamayacağını göreceksiniz.

Katil ortaya çıktığında “ Şerefsizim benim aklıma gelmişti, gerçek!!! “ nidaları arasında “ Deli Emin” e bir selam gönderip, dava sürecindeki karakter çözümlemelerine “gavur yapmış abi” diye edebi bir yorum yapıp saygısızlık yapmaktan korkup geri kalan sayfaları saygı duruşunda okuyacaksınız.

Sözün özü; kitap boyu en çok hissedilen duygu sevgisizlik ve onun doğurduğu yalnızlık. Kitap boyu kroşelerini hiçbir karakterden esirgemiyorlar.

Ağızda pipo ile Godot’yu bekler gibi değil; Otogargara oyununda, hiç gelmeyecek olan Elazığ otobüsünü, kıytırık bir bank üzerinde çaresizce, bekler gibi bekliyorlar bir tutam sevgiyi…

https://www.youtube.com/watch?v=JjI9lTdUU4Q

Bu söylenenleri herkes biliyor. Aşkın tek sahibini herkes biliyor.. Peki herkes neden aşkı karşı cinste arıyor? Ne yaman bir çelişki .. Nerde bu bilmek? Hani bilgi herşeye kadirdi? Çok şey biliyoruz çok şey.. Bir gün neyim eksik diye düşündüm.. Anladım ki eksiğim yok fazlam var. Bildiklerim altında eziliyorum.. Hayat kendimizle açtığımız uçurumda arasında geçiyor. Kendimize bu kadar uzakken başkalarına bu kadar yakın olma isteği hayatta kı en büyük tezatımız. Hayat hiç bir zaman x ile y arasında geçmez. Hayat her zaman x ile x arasında geçer. Bu kadar Bilgin'in ışığında kendimize cahil kalmak en büyük trajedi. Güneş'in altında bile karanlıktayız. İnsan bildiklerine yabancı, bilmediklerine kördür. Hayatıda kör topal yaşamaktadır. Sözün özü insan, bildikleri ile yaptıkları arasında kalan ve sürekli bir çelişki içerisinde yaşayan varlık olarak tanımlayabiliriz. Herkes yarını bilmek ister. Çünki ulaşılmaz olana meyillidir. Çünki biz Y'yi bilmek istiyoruz. X'e sahip olduğumuzu zannediyoruz. Ömrümüz bildiğimiz sandığımız şeyleri 'zannetmek' olarak geçiyor..

bana bir ak parti seçmeni gösterin ki mantıklı tek sebep söylesin oy vermek için.röportajlarda görüyoruz nerde iki kelimeyi bir araya getiremeyen eğitimsiz bilgisiz cahil ''din'' kisvesi altında uyutulan insan var akpli.ya bir insan sırf dindar diye evinin tapusunu üstüne verir misin,günahını bile vermezsin gel gelelim sırf adam namaz kılıyor diye 16 yıldır ülkenin tapusunu veriyorlar.çok tuhaf insanlar ya değişik insanlar bu akpliler cidden araştırma konusu olacak tipler.

Ayşe*, bir alıntı ekledi.
21 saat önce · Kitabı okuyor

Cahil insanları naylon insanlara tercih ederim.
Gerçek bir vasatlığı sahte bir mükemmelliğe tercih ederim.

Leyla ile Mecnun, Burak Aksak (Sayfa 136 - Küsurat Yayınları)Leyla ile Mecnun, Burak Aksak (Sayfa 136 - Küsurat Yayınları)
Zeynep Aydın, bir alıntı ekledi.
21 saat önce · Kitabı okuyor

"Bilginler arasında da ikililik görürüz. Osmanlı ulemasının geleneksel ünvanı ulemâ-yı rüsûm ( resmi bilginler ) idi.  Anadolu'da ulema ise halk uleması ( halk bilgini ) idi.
Birinciler rütbeli, fakat cahil idiler.
İkinciler ilimli, fakat rütbesiz idiler. "

Türkçülüğün Esasları, Ziya GökalpTürkçülüğün Esasları, Ziya Gökalp

“Şimdi on yaşına bastı,
ben içeri düştüğüm sene,
ana rahmine düşen çocuklar.
Ve o yılın titrek, ince, uzun bacaklı tayları,
rahat, geniş sağrılı birer kısrak oldular çoktan.
Fakat zeytin fidanları hâlâ fidan,
hâlâ çocuktur.

Ben içeri düştüğüm sene
İKİNCİSİ başlamamıştı henüz.
Daşav kampında fırınlar yakılmamış,
atom bombası atılmamıştı Hiroşima’ya.

Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman.
Sonra resmen kapandı o fasıl,
şimdi,
ÜÇÜNCÜDEN bahsediyor Amerikan doları.
Fakat gün ışıdı her şeye rağmen
ben içeri düştüğümden beri.

Ben içeri düştüğümden beri
güneşin etrafında on kere döndü dünya.
Ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine,
ben içeri düştüğüm sene
ONLAR için yazdığımı :
‘Onlar ki toprakta karınca
suda balık
havada kuş kadar
çokturlar,
korkak, cesur,
cahil, hakîm
ve çocukturlar,
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
şarkılarımda yalnız onların mâceraları vardır.’

Ve gayrısı,
meselâ benim on sene yatmam,
lâfü güzaf.”

Sevda Turan, bir alıntı ekledi.
Dün 15:25 · Kitabı okumayı düşünüyor · Beğendi

Evi olmayan ukala aydınların bu öfkesine, yuva sahibi cahil insanların rahatlığıyla gülerlerdi.

Tehlikeli Oyunlar, Oğuz AtayTehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay