Roman, Strazburg’da yaşanmış gerçek bir tarihi olaya, "Dans Salgını"na dayanıyor ve dönemin Avrupa’sındaki açlığı, sefaleti, çaresizliği konu alıyor. İnsanların açlıktan çocuklarını kaybettiği o günlerde, bir kadının sokağa çıkıp durmaksızın dans etmeye başlamasıyla tüm şehrin kaderi değişiyor.Kitapta beni en çok etkileyen şey, "dans etme" eyleminin bir kabusa, vahşete ve toplumsal bir cinnete dönüştüğünü görmek oldu. Bu insanlar keyiften değil; devletin ağır baskısından, yoksulluktan ve çaresizlikten deliliğin sınırına gelerek dans ediyorlar. Kelimelerle dökemedikleri o büyük isyanı ve acıyı; bedenleriyle, ayakları parçalanıp kalpleri durana kadar haykırıyorlar.Aynı zamanda halkı bu kitlesel histeriye sürükleyen tek şey kıtlık ve sefalet değil. Kitapta arka planda sürekli devam eden ve halkı ciddi şekilde endişelendiren bir Türk saldırısı korkusu var. Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa içlerine doğru ilerleyişi, Strazburg halkı üzerinde büyük bir baskı yaratıyor. Yaklaşan bu tehdit; zaten açlık ve baskı altında ezilen halkın yaşadığı travmayı tetikleyerek onları nihayetinde bu delilik noktasına getiriyor. Sonrasında tıp dünyasının ve din adamlarının bu salgını durdurmak için buldukları saçma çözümler ise otoritenin halktan ne kadar kopuk ve cahil olduğunu trajikomik bir şekilde gözler önüne seriyor.Kara mizahın, absürtlüğün ve tarihi konuların iç içe geçtiği bu kitap; hacim olarak kısa olmasına rağmen benim için biraz yorucu oldu.
Dansa DavetJean Teule · Sel Yayıncılık · 202011,1bin okunma
Zülfü Livaneli’nin Kardeşimin Hikâyesi kitabı, okurken bana biraz Ahmet Ümit romanlarını hatırlattı. Polisiye tadı taşıyan, merak unsurunu sürekli canlı tutan ve okuyucuyu son sayfaya kadar peşinden sürükleyen bir kitap. Olay örgüsü oldukça başarılı kurulmuş ve karakterler yine Livaneli’nin güçlü olduğu alanlardan biri olarak öne çıkıyor.
Kitabın en etkileyici yanı ise sonu oldu. Uzun zamandır bir kitabın finali beni bu kadar şaşırtmamıştı. Beklemediğim şekilde biten ve son sayfayı kapattıktan sonra insanın zihninde dönmeye devam eden kitaplardan biri. Hatta benim için beynime çivi gibi çakılan eserlerden biri olduğunu söyleyebilirim.
Bazı kitapları çok beğenirsiniz ama bir kez okumak yeterlidir. Kardeşimin Hikâyesi benim için öyle olmadı. Aradan zaman geçtikten sonra tekrar okumayı isteyebileceğim nadir kitaplardan biri oldu. Çünkü ikinci okumada farklı ayrıntıları yakalayabileceğimi düşünüyorum.
Genel olarak Zülfü Livaneli’nin yazım dilini seviyorum. Duyguyu okuyucuya geçirebiliyor, karakter seçimleri başarılı ve olay örgülerini ustalıkla kuruyor. Ayrıca azınlık hakları konusunda duyarlılık göstermesini ve bu konuları görünür kılmasını değerli buluyorum. Ancak sevdiğim bir yazar olmasına rağmen, eserlerinin genelinde bazen inançlı insanları ya da milliyetçi kesimi daha katı, daha cahil ve daha kalın kafalı göstermeye meyilli olduğunu düşünüyorum. Azınlık haklarını savunmaya çalışırken bu kesimlere zaman zaman haksızlık ettiğini hissediyorum. Bu durum yazarla ilgili küçük bir eleştirim olsa da kitaplarını okumama engel olmuyor.
Sonuç olarak Kardeşimin Hikâyesi, sürükleyici kurgusu, çarpıcı finali ve insanı uzun süre düşündüren yapısıyla benim için unutulmayacak kitaplardan biri oldu.
Hüseyin Rahmi Gürpınar, Türk edebiyatının en nevi şahsına münhasır, en neşeli ve toplumsal gözlemi en keskin kalemlerinden biri olarak, bu ölümsüz eserinde bilimsel bir heyecan ile İstanbul mahalle kültürünün o renkli, patırtılı dünyasını muazzam bir mizahla evlendiriyor. Roman, 1910 yılında Halley Kuyruklu Yıldızı’nın dünyaya çarpacağı efsanesinin İstanbul’da yarattığı o büyük kıyamet korkusunu ve bu panik dalgasının ortasında filizlenen sıra dışı bir aşkı konu alıyor.
Batı tarzı eğitim almış, dönemin batıl inançlarına karşı bilimi ve rasyonalizmi savunan İrfan Galip, mahalledeki kadınların ve cahil halkın bu kuyruklu yıldız korkusunu biraz da onlarla eğlenmek amacıyla körükler; fütüristik, korkutucu konferanslar düzenler. Ancak evinde bu kıyamet teorileriyle uğraşırken, kendisine onun kadar entelektüel, gizemli ve zeki bir kadından mektuplar gelmeye başlar. Yüzünü hiç görmediği bu gizemli mektup arkadaşı (Feriha), İrfan Galip’i kendi silahıyla vuracak ve onu akıl almaz bir aşk oyununun içine çekecektir.
Yazar, mahalle kadınlarının dedikodularından dadıların batıl inançlarına, dönemin konak hayatından alafranga özentiliğine kadar eski İstanbul’un tüm renklerini o kendine has, kıvrak ve tiyatral diliyle resmediyor.
*Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç*; cehalet ile bilimin, batıl inançlar ile modernleşmenin çatışmasını kahkahalar eşliğinde sunan; dünyanın sonu gelse bile insanoğlundaki o evlenme ve aşk tutkusunun asla bitmeyeceğini kanıtlayan, edebiyatımızın en neşeli, en ironik ve en lezzetli dönem klasiklerinden biridir.
Okurken güldürenlerden…
Molière burada yalnızca “kibar olmaya çalışan bir adam”la dalga geçmez; olmadığı biri gibi görünmeye çalışan herkesle dalga geçer. Jourdain karakteri üzerinden sınıf atlama hırsını, sonradan görmeliği, kültürü bir süs eşyası gibi kullanan zihniyeti eleştirir. Asıl komik olan şey, Jourdain’in cahilliği değil; cahil olduğunu fark edemeyecek kadar kibirli olmasıdır.
Martin Eden benim için sadece bir kitap değil, içimde günlerdir dinmeyen kocaman bir fırtınanın adı artık. Jack London bu eserde sadece bir başarı ya da aşk hikayesi anlatmıyor; insanın kendini sıfırdan var etme çabasını, entelektüel yalnızlığın zirvesini ve burjuva dünyasının o pırıl pırıl parlayan ama içi tamamen çürümüş olan iki yüzlü ahlakını adeta yüzümüze çarpıyor. kitabı bitirdiğimden beri içimdeki o burukluk, o yoğun kızgınlık ve hayal kırıklığı hissi asla geçmiyor. kitabın son sayfasını kapattığım an,Martin’in o yalnız, hırpalanmış ruhuna sarılıp ağlamak istedim...
hikayenin en başına döndüğümüzde, karşımızda kaba saba, eğitimsiz ama içinde keşfedilmeyi bekleyen devasa bir cevher barındıran gemici bir Martin var. ve onun hayatını tamamen değiştiren o an: Ruth Morse ile tanışması. Martin, Ruth’a öyle saf, öyle temiz ve adeta onu ilahlaştıran bir aşkla bağlanıyor ki, sırf onun gözündeki o "yüksek" dünyaya adım atabilmek, ona layık bir adam olabilmek için kelimenin tam anlamıyla bir savaşa giriyor. geceleri sadece birkaç saat uyuyor, aç kalıyor, parasızlıkla boğuşuyor, rehin dükkanlarına eşyalarını bırakıyor ama okumaktan, yazmaktan, öğrenmekten asla vazgeçmiyor. elleri nasır tutmuş bir gemiciden, felsefeyi, sosyolojiyi, edebiyatı yutmuş bir dehaya dönüşüyor. kendi küllerinden yepyeni, muazzam bir insan yaratıyor.
ancak kitabın en can yakıcı, insanı okurken sinirden delirten noktası da tam olarak burada başlıyor: Martin, Ruth’u ve onun ailesinin temsil ettiği o üst sınıf burjuva dünyasını gözünde o kadar kutsallaştırıyor, onları o kadar "kusursuz ve bilgili" sanıyor ki, kendi entelektüel seviyesi yükseldikçe asıl gerçeği görmeye başlıyor. Martin tırnaklarıyla kazıyarak yükselirken, Ruth’un ve çevresinin aslında ne kadar sığ, önyargılı, kalıplara sıkışmış ve tamamen