Hakan Derin, bir alıntı ekledi.
5 dk. · Kitabı okudu · İnceledi · 10/10 puan

Avrupalı çiftlik sahipleri piyasa dinamiklerine duyarlı, kâr ve ekonomik büyüme için açgözlülerdi, dolayısıyla yönlerini kölelere çevirdiler. 16. yüzyıldan 19. yüzyıla, 10 milyon Afrikalı köle Amerika'ya getirildi ve bunların yüzde 70'i şeker çiftliklerinde çalıştırıldı. Çalışma koşulları felaketti. Çoğu kısa ve sefil bir yaşam sürüyordu, milyonlarcası da köle ele geçirmek için yapılan savaşlarda veya Afrika'nın iç bölgelerinden Amerika kıyılarına yapılan uzun seyahatlerde ölüyordu. Bütün bunlar, Avrupalılar şekerli çay içebilsin ve tatlı yiyebilsin, tabii bu arada şeker baronları da muazzam kârlar elde edebilsin diye yaşanıyordu. Köle ticareti herhangi bir devlet ya da hükümet tarafından kontrol edilmiyordu, tamamen ekonomik bir girişimdi ve arz talep yasaları çerçevesinde serbest piyasa tarafından örgütlenip finanse ediliyordu. Özel köle ticareti şirketleri Amsterdam, Londra ve Paris borsalarında işlem gördüler, iyi bir yatırım olanağı arayan orta sınıf Avrupalılar da bu hisselerden satın aldılar. Bu parayla şirketler gemiler üretip, denizciler ve askerler istihdam ettiler ve Afrika'dan aldıkları köleleri Amerika'ya taşıdılar. Amerika'da köleleri çiftlik sahiplerine satarak elde ettikleri gelirleri de şeker, kakao, kahve, tütün, pamuk ve rom gibi ürünler almak için kullandılar, sonra da Avrupa'ya dönerek şeker ve pamuğu iyi bir fiyattan satıp tekrar Afrika'ya hareket ederek döngüyü sürdürdüler.

Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens, Yuval Noah Harari (Sayfa 361)Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens, Yuval Noah Harari (Sayfa 361)
CEM AKDAG, bir alıntı ekledi.
49 dk.

GİTANJALİ / TAGORE / ÇEVİREN BÜLENT ECEVİT

Senin bitmek tükenmek bilmeyen hediyelerin bana ancak bu küçük ellerim dolusu gelir.

Mahbus,söyle bana , bu kırılmaz zinciri kim dövdü?

Bu demiri ben kendim dikkatle dövmüştüm

Sandım ki yenilmez iktidarım, beni ihlal edilmez bir hürriyet içinde bırakarak ,bütün dünyayı bir esir gibi tutacaktı.

Böyle gece gündüz büyük ateşler ve zalim, sert vuruşlarla zincirin üzerinde çalıştım.

Nihayet tam çalışma bitmiş ve zincir halkaları kırılmaz bir şekilde tamamlanmıştı ki, onun beni bağlamış olduğunu gördüm.

Gitanjali – İlâhiler, Rabindranath Tagore (TERCÜME Bülent Ecevit)Gitanjali – İlâhiler, Rabindranath Tagore (TERCÜME Bülent Ecevit)

Mavi Balina Oyununa Dikkat!
İnternet üzerinde oynanan şiddet içerikli pek çok oyun olduğunu ve sayısının gün geçtikçe arttığını biliyoruz. Çocuklar başta olmak üzere farklı yaş grubundaki bireyleri etkisi altına alan ve olumsuz manada psikolojik etkisinin giderek arttığını düşündüğüm bu oyunların en yeni ve dehşete düşüreni "Mavi Balina" isimli bilgisayar oyunu.

Dünya genelinde pek çok habere konu olan bu oyunun insan psikolojisi üzerindeki etkisi diğer oyunlardan çok daha fazla ve sonunda kişiyi "intihara" götürüyor olması.
Bu oyunla ilgili çıkan haberlerden bazıları:

İlk olarak Rusya'da ortaya çıkan ve sosyal medya üzerinden hızla yayılan Mavi Balina oyunu nedeniyle dünya genelinde 100'den fazla çocuğun intihar ettiğinin bildirilmişti. Bu dönemde sürpriz yumurtadan çıkan mavi balina bu haberlerin tekrar gündeme gelmesine neden oldu. İşte mavi balina hakkında merak edilenler ve ayrıntılı analiz...

MAVİ BALİNA OYUNU NEDİR?

Oyunun orijinal adı Siniy Kit. Bu ismin Rus rock grubu Lumen'in bir şarkısından alındığı düşünülüyor. Şarkının sözlerinde “Neden çığlık atarsın / Kimse sesini duymazken / Konu ne, konu ne” diyor. Şarkı “ağı delip geçemeyen devasa bir mavi balinanın” öyküsünü anlatıyor.

Bu oyuna bir şekilde katılan kişilerden, çoğu şiddet içeren 50 talimatı yerine getirmesi isteniyor. 50 günlük bir süreyi kapsayan bu komutlar arasında derin olmayacak şekliyle kol ve bacakların kesilmesi, belirli bir süre boyunca kimse ile görüşülmemesi, yüksek sesli olarak müzik dinlenilmesi gibi aşamalar yer alıyor. 50. günün sonunda da kişiye son aşama olan “yüksekten atlayarak ya da kendini asarak” intihar etme komutu veriliyor.

Oyunun adıyla ilgili ortaya atılan bir başka iddia da zaman zaman balinaların açıklanamaz şekilde karaya vurup intihar eden hayvanlar olması.

Oyunun hızla yayılmış olmasında sosyal medya önemli rol oynuyor. Özellikle 10-14 yaş arasındaki gençler hedef alınıyor. Bu oyunu düzenleyenler, belli etiketler kullanarak ya da sıkça ziyaret edilen gruplara mesaj atarak gençleri oyuna dahil etmeye çalışıyor.

Bu oyun, Rusya'da ilk kez araştırmacı bir gazetecinin 12 yaşındaki bir kız çocuğunun intiharının ardından yaptığı araştırma sonucunda ortaya çıkarıldı. Rusya'da 2016 yılında Nisan ve Kasım ayları arasında 130'dan fazla çocuk intihar etti.

Mavi Balina kurucusu kimdir?
2016 yılının Kasım ayında tutuklanan 21 yaşındaki Rusya vatandaşı Philipp Budeikin, Rusya’Nın St Petersburg kentinde yer alan bir cezaevinde kalıyor.

Birçok genç çocuğu öldürmekle suçlanan Budeikin, çıkarıldığı son duruşmada, toplumda temizlik yaptığını söyleyerek, kurbanlarını “biyolojik atıklar” olarak tanımladı.

“Oyun Yöneticisi” adı verilen kişi yada kişiler tarafından yönetilen oyunda 8 tane ölüm grubu olduğundan şüpheleniliyor.
Gazeteci, Mayıs 2016'da ergenler arasında bu tarz oyunların oldukça popüler olduğunu ve bu gençlerin internette kendi aralarında iletişim kurabildikleri çok sayıda “ölüm grubunun” bulunduğunu tespit etti.

Çocukları intihara sürükleyen bu oyun, genellikle Rus sosyal medya sitesi Vkontakte ve Instagram üzerinden yayılıyor. Dünyanın farklı yerlerinde bu oyunla ilgili alınan önlemleri derledik:

Sosyal medya siteleri, özellikle Mavi Balina oyunuyla bağlantılı olduğu söylenen intihar vakalarının artmasının ardından çeşitli önlemler aldılar.

Tumblr, özellikle Mayıs 2016'da site içerisinde Mavi Balina bağlantılı aramaların çok ciddi miktarda arttığını tespit etti. Bunun üzerine site, arama sonuçlarını göstermeden önce kullanıcıya bir uyarı mesajı vermeye başladı. Bu mesajda, kullanıcının bulunduğu ülkede psikolojik destek için arayabileceği ücretsiz telefon numaraları gösteriliyor.

YouTube da aynı şekilde “Mavi Balina” kelimeleriyle arama yapıldığında benzer bir pencere açılıyor. Instagram'da da Mavi Balina ile bağlantılı etiketlerle ilgili arama yapıldığında kullanıcıya üç seçenek sunan bir pencere açılıyor. “Yardımcı olabilir miyiz?” başlıklı pencerede Yardım Alma, Sonuçların Görüntülenmesi ve İptal olmak üzere üç seçenek yer alıyor. Ancak bu uyarıların İngilizce terimlerle, yani #BlueWhale olarak arandığında görüldüğü, Türkçe Mavi Balina kelimeleriyle arama yapıldığında ise çıkmadığı anlaşıldı.

Mavi Balina oyunu, Türkiye'de son dönemde 14 yaşındaki Furkan Şen'in intiharıyla birlikte gündeme geldi.

Daha sonra Ağustos ayında da 24 yaşındaki Evrim Mertin intihar etti. Mertin'in ailesi, oyunla ilgili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulundu.

Hükümet kanadında ise Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) ve İçişleri Bakanlığı'nın ortak bir çalışma yaptığı açıklandı.Ulaştırma Bakanı Ahmet Arslan, Eylül ayında yaptığı açıklamada, “Zararlı içerikli yayınları BTK olarak durdurabiliyoruz ama böyle özel linklerle çalışan oyunlara bir şey yapamıyoruz. Üzerinde çalışıyoruz. BTK ve emniyet uzmanları çalışma yapıyor” dedi.

Kaynak: https://www.sozcu.com.tr/...tili-analiz-2196793/
Kaynak: https://shiftdelete.net/...i-balina-oyunu-nedir

bydost, bir alıntı ekledi.
2 saat önce

Mesela neden senin odanda duran, sen sandalyende ya da çalışma masanda otururken, uzanırken, ya da uyurken, seni bütünüyle gören mutlu bir dolap değilim? Neden değilim?

Milena'ya Mektuplar, Franz KafkaMilena'ya Mektuplar, Franz Kafka
Pol Gara, bir alıntı ekledi.
5 saat önce · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Ama biz, o büyük adamı bıraktık. Oysa o, yüzde yüz gerçek olan öykümüzün tuttuğu bu olağanüstü yolun asıl sorumlusu sayılabilir. İlk önce hakkını yemiş olmamak için söyleyelim ki, büyük adam, iyice haşladığı zavallı Akakiy Akakiyeviç’e biraz acımıştı. Acıma, ona hiç de yabancı bir duygu değildi. Zaman zaman yüreğinde birçok iyi kıpırdanış duyardı; ama konumu, zaman zaman, bunların ortaya çıkmasına engel oluyordu. Daha çalışma odasından arkadaşı çıkar çıkmaz, Akakiy Akakiyeviç’i düşündü. Görev sırasında paylamasına dayanamayan zavallı memur, o günden sonra da sık sık gözlerinin önüne geliyordu. Akakiy Akakiyeviç’i düşüne düşüne öyle bir kaygıya düştü ki, bir hafta sonra, nasıl olduğunu, yitik palto işinde kendisine yardım edip edemeyeceğini anlamak için ona bir memur göndermeye bile karar verdi. Akakiy Akakiyeviç’in ateşler içinde yana yana, kısa bir zamanda öldüğünü haber alınca şaşırmış, vicdan azabı duymuş, bütün gün içi sıkılmıştı. Akşam olunca, bu rahatsız edici duyguyu biraz unutmak, biraz vakit geçirmek için bir arkadaşına gitmiş, orada oldukça büyük bir topluluğa raslamıştı. İşin iyi yanı da, orada hemen herkes aynı rütbede olduğu için kendisini özgür duyumsadı. Açılmaya başladı, hoş konuşan, nazik bir adam oldu. Kısacası, vaktini çok güzel geçirdi.

shf: 70, 71

Palto, Nikolay Vasilyeviç Gogol (Sayfa 70 - ...)Palto, Nikolay Vasilyeviç Gogol (Sayfa 70 - ...)
Pol Gara, bir alıntı ekledi.
6 saat önce · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Yaşamında ilk olarak, bütün gün daireye uğramadı. Ertesi gün, solmuş, daha da acıklı bir durum almış olan eski paltosuyla işe gitti. Birkaç memur, çalınan palto dolayısıyla onunla alay etmek fırsatını kaçırmadılar, ama çoğu durumuna acıdı. Hemen aralarında para toplamaya karar verdiler. Yalnızca toplanan para, pek az bir şeydi. Çünkü müdürün portresiyle, şube müdürünün önerisi üzerine, arkadaşı olan bir yazarın kitabı için memurlardan daha önce de para kesiliyordu, bu yüzden toplanan para önemsizdi. Arkadaşlarından biri acıyarak, adamcağıza hiç olmazsa iyi bir öğütle yardım etmeyi düşündü. Mahalle polisine gidip de ne yapacak, şeflerinin gözüne girmek için polis, belki paltoyu bulur, bulur ama Akakiy Akakiyeviç, yasal kanıtlarla kendisinin olduğunu kanıtlayamazsa, palto, gene poliste kalırdı. En iyisi bir büyük adama başvurmalıydı, bu büyük adam, kimlerle görüşmek gerekirse görüşür, ne yapar eder, işin yola girmesini sağlayabilirdi. Yapılacak şey yoktu. Akakiy Akakiyeviç, büyük adama gitmeye karar verdi. Bu büyük adamın görevi, hâlâ bilinemiyor. Şunu da söyleyelim ki, büyük adam, sonradan büyük olmuştu. Daha önce hiç de büyük değildi. Bugünkü konumu da, başkalarının yanında pek önemli sayılmaz. Ama ötekilerin gözünde önemsiz gibi görünen bir konum, her zaman, her yerde birtakım adamların gözünde önemli görünebilirdi. Kendisi de konumunun önemini, birtakım davranışlarla artırmaya çalışmaktan geri kalmazdı. Verdiği buyruğa göre, daireye geldiği zaman, küçük memurlar, kendisini ta merdiven başında karşılayacaktı, kimse kendisine doğrudan doğruya başvurmayacaktı; her iş, sıkı bir sıra güdülerek kendisine ulaşmalıydı; kayıt memuru yazmana, yazman düzelticiye ya da birine bildirmeli, iş, ancak bu dolambaçlı yoldan geçerek kendisine gelmeliydi. Şu bizim mübarek Rusya’da, her insanda bir yansılama hastalığı vardır. Memur, ille müdürüme benzeyeyim, diye tutturur. Anlattıklarına göre, bir düzeltici parçası, bilmem nerede, küçük bir dairenin müdürü olunca, ilk iş olarak, kendisine bir kabul odası ayırtmış; kapıya sırmalı, kırmızı yakalı uşaklar dikmiş. Bunlar kapının tokmağını tutarlar, her gireni içeri alırlarmış. Oysa bu kabul odasına şöyle böyle bir yazı masası bile güç sığıyormuş. Büyük adamın yöntem ve alışkanlıkları gösterişli, ciddî, ama oldukça basitçeydi. Çalışma düzeni disipline dayanırdı, ikide bir ‘Disiplin, disiplin, gene disiplin,’ der dururdu. Sözünü bitirirken karşısındakinin yüzüne şöyle yüksekten bir bakardı. Hoş, böyle bakmasına da gerek yoktu ya. Çünkü daire makinesini işleten on memurunu adamakıllı yıldırmıştı. Onu uzaktan gördüler mi, memurlar, işi gücü bırakıp elpençe divan dururlar, müdürün geçmesini beklerlerdi. Yanındaki küçük memurlarla hep sert sert konuşurdu. Konuşması hemen hemen şu üç cümleyi geçmezdi: ‘Bu ne cüret! Kiminle konuştuğunuzu biliyor musunuz? Karşınızda kim var, biliyor musunuz?’ Ama neme gerek, gene de iyi bir adamdı; arkadaşlarına karşı iyi davranırdı, iyiliği severdi. Yalnızca general rütbesi onu büsbütün şaşırtmıştı. Ne oldum delisi olmuş, kendisini yitirmişti. Nasıl davranacağını bir türlü kestiremiyordu. Kendi dengiyle konuşurken, hiç de aptal olmayan, çok kibar bir adam gibi bile davranırdı. Ama ondan bir rütbe bile aşağı olanların arasında saçma bir adam olur, asık yüzlü durumu, insanda acıma duygusu uyandırırdı. Kendisi de, orada zamanını çok daha iyi geçirebileceğinin ayrımındaydı. Kimi zaman hoş bir konuşmaya, bir gruba katılmaya karşı içinde güçlü bir istek belirirdi. Ama bu, kendisine yaraşmayan bir davranış olmasın, senli benliliğe kaçmasın, sakın saygınlığını sarsmasın düşüncesi, onu birdenbire durdururdu. Bu gibi düşünceler yüzünden her zaman bir köşede sessiz kalır, ancak arada bir tek heceli birtakım sesler çıkarırdı, bundan dolayı da, her yerde pek sıkıcı bir adam diye tanınmıştı. İşte Akakiy Akakiyeviç, böyle bir büyük adama başvurmuştu. Hem de kendisi için uygunsuz, ama büyük adam için pek elverişli bir zamanda. Büyük adam, o sırada çalışma odasındaydı. Yeni gelmiş, birkaç yıldır görmediği bir eski dostuyla, bir çocukluk arkadaşıyla neşeli neşeli konuşuyordu. Kendisine bir İskarpinoğlu’nun geldiğini haber verdiler. Birdenbire, sert bir sesle, “Kimmiş o?” dedi. “Memurun biri,” karşılığını verdiler. Büyük adam, “Beklesin, şimdi sırası değil,” dedi. Şunu da söyleyelim ki, büyük adam düpedüz yalan söylüyordu. Vakti vardı, arkadaşıyla epey zamandan beri her şeyi konuşmuşlardı. Epey zamandan beri de konuşmaya sık sık ara veriyorlardı. Arada bir hafifçe birbirlerinin dizlerine vurup, “İşte böyle İvan Abramoviç; ya böyle demek Stepan Varlamoviç,” demekten başka söz bulamıyorlardı. Ama büyük adam, gene de memurun beklemesini buyurdu. Böylece epey zaman önce hizmetten ayrılıp köyünde yaşayan arkadaşına, memurların kendisini nasıl uzun süre beklediğini göstermek istiyordu. Sonunda uzun uzun konuştuktan, daha doğrusu bol bol sustuktan, koltuklara rahat rahat yaslanıp purolarını tüttürdükten sonra, büyük adam, sanki birdenbire anımsamış gibi, kapının önünde elindeki evrakla bekleyen yazmanına, “Orada bir memur bekliyor sanırım,” dedi, “Söyleyin, gelebilir.” İskarpinoğlu’nun gösterişsiz görünümünü, eski püskü üniformasını görünce, general rütbesini, bugünkü konumunu almadan bir hafta önce, ayna karşısında tek başına konuştuğu o sert, o kesik sesiyle, “Ne istiyorsunuz?” dedi. Akakiy Akakiyeviç, hemen o gerekli olan çekingenliğini takınmış, oldukça da şaşırmıştı. Elinden geldiği, dilinin döndüğünce, her zamandan daha çok ‘şey, şey’ diyerek anlattı: yepyeni bir paltosu varmış. Sırtından insafsızca almışlar. Kendisine ricaya gelmiş, emniyet müdürüyle ya da başka biriyle görüşüp etsin de paltosunu bulsunlar. Bu dilek, generale nedense pek garip göründü. Kesik sesiyle:

– Bayım, siz yol yordam nedir bilmez misiniz? dedi. Ne diye bana geldiniz? İşler nasıl izlenir, bilmiyor musunuz? Bu iş için önce dilekçe verilecekti; dilekçe düzelticiye, düzelticiden şube müdürüne, şube müdüründen yazmanıma gidecek, yazman da bana verecekti.

Akakiy Akakiyeviç, baştan aşağı kan ter içinde kalmıştı; büsbütün kırılmak üzere olan cesaretini toplamaya çalıştı:

– Ben, ekselans, şey, sizi rahatsız etmeye yeltendim, çünkü, yazmanlara, şey, pek güvenilmez de…

Büyük adam:

– Vay, bu ne cesaret! diye kükredi. Bu düşünceleri size kim aşıladı. Gençler arasında üstlerine, yüksek adamlara karşı böyle saygısızca duygular nasıl olup da yayılıyor?

Büyük adam, Akakiy Akakiyeviç’in elliyi aşkın olduğunu anlamamış olacaktı. Çünkü Akakiy Akakiyeviç’e ancak karşılaştırma yoluyla, yani 70 yaşına varan bir kimse yanında genç denebilirdi.

– Kiminle konuştuğunuzu biliyor musunuz? Karşınızda kim var, biliyor musunuz? Anlıyor musunuz, size söylüyorum?

Bunları söylerken öyle tepinmeye başlamış, sesi de öyle yüksek, öyle güçlü bir tona çıkmıştı ki, Akakiy Akakiyeviç değil, kim olsa korkuya düşmekten kendini alamazdı. Akakiy Akakiyeviç, yıldırımla vurulmuşa döndü, sendeledi; vücudu baştan aşağı titremeye başladı, ayakta duramıyordu. Hademeler yetişip kendini tutmasalardı, kesinlikle yere düşecekti; onu kıpırtısız olarak dışarı çıkardılar. Büyük adamsa sözlerinin umduğundan çok etkili, bir insanı bayıltacak güçte olduğunu düşünerek büsbütün kendisinden geçmişti. Bu işi nasıl karşıladığını anlamak için göz ucuyla arkadaşına baktı, sevinçle gördü ki, arkadaşı da pek tuhaf bir ruh durumu içindeydi, onun da biraz korkmaya başladığını hoşnutlukla gördü.

Akakiy Akakiyeviç, merdiveni nasıl indiğini, sokağa nasıl çıktığını anımsamıyor, elleri ayakları tutmuyordu. Hiçbir zaman bir generalden böyle bir papara yememişti, hem de yabancı bir generalden. Sokaklarda rüzgâr esiyordu. Akakiy Akakiyeviç, rüzgârda ağzı açık, kaldırımlardan ine çıka yürüyordu. Rüzgâr, – Petersburg’da böyledir – her yandan, her sokak başından, üzerine doğru esiyordu. Bir an, boğazına bir şey tıkanır gibi oldu. Bir söz söylemeye gücü yoktu, kendisini eve dar attı. Her yanı şişmişti, yatağa düştü. İşte kimi zaman gerekli paylamalar, böyle etkili oluyor. Ertesi gün ateşi yükseldi. Hastalık, Petersburg ikliminin cömert yardımıyla, beklendiğinden daha da çabuk ilerledi. Doktor, gelip nabzını saydıktan sonra, yakı salık vermekten başka umar göremedi. O da, hasta hekimliğin yüksek yardımından yoksun kalmasın diye. Ayrıca da ekledi: “Bir buçuk gün ya yaşar, ya yaşamaz, sonra tahtalı köyü boylayacaktır. Siz de hanımcığım, zaman yitirmeden, onun için bir çam tabut ısmarlayın. Çünkü, meşe tabut ona göre pahalıcadır!” Akakiy Akakiyeviç, bu şom ağızlının söylediklerini işitti mi? İşittiyse bu sözler üzerinde güçlü bir etki yaptı mı? O anda üzünçle dolu yaşamının acısını duydu mu? Bilmiyoruz. Çünkü bu sırada Akakiy Akakiyeviç, boyuna sayıklıyor, ateşler içinde yanıyordu. Gözleri önünden boyuna birbirinden acayip şeyler geçiyordu. Gözlerinin önüne Petroviç geliyor, ona, içinde hırsızları yakalayacak bir tuzak bulunan bir palto ısmarlıyordu. Yatağının altına boyuna hırsızlar giriyordu. Akakiy Akakiyeviç, battaniye altından tutup hırsızları çıkarması için durmadan ev sahibi kadını çağırıyor, gözünün önünde niçin eski paltosunun asılı durduğunu soruyor, yeni bir paltosu olduğunu söylüyordu. Kendisini generalin karşısında sanıyor, o gerekli paylamayı işitiyor, “Bağışlayın, suç bende ekselans,” diyordu.

shf: 55-65 arası

Palto, Nikolay Vasilyeviç Gogol (Sayfa 55 - ...)Palto, Nikolay Vasilyeviç Gogol (Sayfa 55 - ...)

Akademik çalışma kıvamında, daha çok konuya özel ilgisi olanların okuyacağı tarzda, yazım dili itibarıyla kolay okunan bir kitap.

Kitap temel olarak klasik Hristiyanlık inancının oluşturduğu İsa algısı, hikâyesi ve öğretilerinin köklerine iniyor ve bunların sonradan insan eliyle oluşturulduğunu gerçek İsa’dan uzaklaşıldığını söylüyor.

Meryem’in İsa haricinde kocası Yusuf’tan dört erkek kardeşi daha vardır. Bu kardeşlerinden en büyüğü Yakup, İsa’nın takipçisi ve misyonunun gerçek mirasçısı olacaktır. İsa’nın çarmıha gerilmesinden sonra onun fikirleri ve öğretileri iki ayrı koldan yol almıştır; yazarın Yahudi-Hristiyanlık olarak isimlendirdiği kardeş Yakup liderliğinde Kudüs’te yerleşik bir grubun devam ettirdiği yol ile kuzeyde Şam merkezli temel olarak Pavlus’un mektup ve anlatılarını temel alan sonrasında Roma İmparatorluğunun resmi dinini ve bugün Hristiyanlığı oluşturacak olan diğer yol.
Kardeş Yakup tarafından devam ettirilen ve bugüne elimizde Yakup’un Mektubu belgesiyle fikirlerinden izler kalan Yahudi-Hristiyanlığın İsa’nın gerçek öğretileri olduğunu, bunların sonradan Arap yarımadasında ortaya çıkacak Muhammed’in ve İslamiyetin fikir ve öğretileriyle birebir örtüştüğünü söylüyor.
Yahudi-Hristiyanlar Yahudi şeriatına bağlıdırlar, İsa’nın ayrı bir din getirmediğine, Yahudilikteki bozulmaları, yanlış uygulamaları düzeltmeye gelen, beklenen Mesih olduğuna inanırlar. İsa Tanrı’nın elçisidir, ancak bir insandır. Tanrı’nın oğlu veya kendisi değildir. Kardeş Yakup Pavlus’un mektupları ve anlatılarıyla yaratmış olduğu İsa imajını ve hikâyesini şiddetle ret eder. Yahudi-Hristiyanlık birkaç yüzyıl sonra tarih sahnesinden silinmiştir.
Bugün yaşanan Hristiyanlık büyük ölçüde yaşamında İsa’yı hiç görmemiş, tanımamış, Şam yolculuğu sırasında İsa’nın çölde kendisine görünmesi sonrası onu takip etmeye başlamış olan Pavlus’un anlatılarına dayanmaktadır. Mevcut Hristiyanlık bir Pavlus Hristiyanlığı olup, Kudüsteki köklerinden uzaklaşmış uzaklaştıkça Greko-romen öğelerin katılması, imparatorluk dini olmasına paralel değişmiştir. Mesih İsa Pavlus’un eline Tanrı/yarı Tanrı olmuştur. İsa’nın Yahudilikle bağı kopmuş yeni bir dinin vaizi olmuştur.

Kitabın yazarı Mustafa Akyol, özellikle Muhammed ve İslam’ın öğretileriyle, Yahudi-Hristiyanlık inanışlarını denkleştirirken, Kuran ayetlerinde anlatılan Meryem ve İsa’nın yaşamıyla Hristiyan inancındaki/İncillerdeki farklılıkları çözümlerken çoğunlukla yorumu fazla zorluyor ve ikna edici olamıyor.

Başta da değim gibi bu konulara özel ilgisi olan okuyucuya hitap eden bir eser.