O doktorun iyiliğini hiç unutmayacağım. Bir gün odasında arkadaşlarıyla oturmuş konuşuyor, tartışıyorlardı. Ben de onlara kahve pişiriyor, su veriyordum; işlerini görürken de konuşmalarını dinliyordum. Normal insanın nasıl insan olduğu üzerinde tartışıyorlardı. Bu dediğim hekimin sözleri aklımdadır hala: “Normal insan, dengesiz insandır. Çünkü insan, ateş üstünde duran su dolu bir kazana benzer. Nasıl içindeki su kaynayınca kazanın kapağı atarsa, makinelerin buhar kazanlarına da artık buğu dışarı fışkırtsın diye supap yapmışlardır. Buğunun artığı dışarı fışkırır delikten, kazandaki buğu da gerektiği kadar kalır, yani dengede durur. Yoksa kazan patlar. İnsanda böyle işte... Kızınca, duygulanınca, üzülünce, acılanınca, insan içinden bir şey boşaltacak ki, patlamasın da dengesi yerine gelsin. Eee nasıl içini fışkırtacak? Nasıl kazanın supabı varsa, insanın da bir tahtası eksik olacak ki, buradan dışarıya su koy versin... Bu yüzden işte. Dengeli insan bir tahtası eksik insan demektir.O normal denilen tahtası eksik olmayanlar, günün birinde birden patlayıp bombok olur, bir daha da onarılmazlar.”
“Makine tek başına alındığında çalışma saatlerini kısalttığı halde, sermayenin hizmetine girdiği zaman bunu uzatmakta; ve gene kendi başına, çalışmayı hafifletti halde, sermaye tarafından kullanıldığı zaman, işin yoğunluğunu artırmaktadır; kendi başına, o,insanın doğa üzerindeki zaferi olduğu halde, sermayenin elinde, insanları bu kuvvetlerin kölesi haline getirmektedir; kendi başına, üreticilerin servetini arttırdığı halde, sermayenin elinde bunları sefilleştirmektedir” (40- Marks)
Demekki tüm sorun, makinenin yani teknolojinin kapitalist kullanılma koşullarındadır; onun kapitalist biçimde sermayenin hizmetinde artı_emeği (ürün) arttırmanın bir aracı olarak kullanılmasındadır.