3. ÖYKÜMÜZ
SULTANIN KIZI
Evvel zaman içinde çok büyük bir ülkenin sultanı varmış. Sultanında çok güzel ama biraz havalı bir kızı. Kız bir gün nehir kıyısında gezerken küçük bir bahçede canhıraş bir şekilde çalışmakta olan orta yaşta birini görür. Adamın böyle çalışmasını hem yadırgamış hem beğenmiştir. Yanına gider kolay gelsin der. Adam teşekkür eder kıza azığından bir dilim ekmekle bir tas ayran ikram eder. Bu samimiyet ve paylaşım hissi kızı duygulandırır. Sohbete başlarlar.
Adam son derece zeki ve bilgilidir. Çokta tatlı bir anlatımı vardır. Kız normalde öğretmenlerinden her gün duymasına rağmen asla kaale almadığı sözleri ondan dinledikçe mutlu olur ve yeniden geleceğini söyleyerek oradan ayrılır. Aksam tanıştığı bu adamı sultan babasına anlatır. Babası çok kızar bir daha o adamla görüşmemesini tembihler. Fakat kızın bir gün önceki mutluluğun tadı damağında kalmıştır. Dayanamaz ve yanına kandırdığı hizmetçilerinden birini
ve koruma sağlayacak iki asker alarak adamı dinlemeye gider. Bir gün iki gün derken hem adam hem kız fark ederler ki aralarındaki ilişki sınırları aşmış birbirlerine aşık olmuşlardır. Adam biçarenin biridir. Evli dört çocuğu vardır. Geçim içinde o küçük bahçesinden başka hiç bir şeyi yoktur. Hatta urunun az olduğu yıllarda kazancı geçimine yetmediği için konu komşuya borçlanmakta bir turlu de borçlarından kurtulamamaktadır. üstelik kırk yaşında bir koylu Adamın 25 yaşındaki sultan kızına aşık olmasını akli kabul etmemektedir. Kız ise hem kendine hem adama zarar verebileceğini düşünmeden ziyaretlerine devam etmektedir. Adam düşünür taşınır doluya koyup aldıramaz boşa koyup dolduramaz. Kıza her şeyi anlatıp bir daha görüşmeyelim demeyi tasarlar. Amma gel gelelim kızı görünce hep bu fikrinden vazgeçer. Kıyamaz. Onun üzülmesine dayanamaz. Kız adamın yanında geçirdiği saklı gizli zamanlarda alması gereken dersi almıştır. Elindeki eğitim imkanlarını da kullanarak bilgelik yolunda ilk adımı atmıştır. Altı ay önceki prensesle şimdi ki prenses tamamen zıtlıklar içindedir. Bir turlu çaresizliği yenemeyen adam ise tüm duygularını kalbine hapseder ve kıza durumu anlatır. Artık görüşmek istemediğini söyler. Kız itiraz etmekle birlikte adamın haklı olduğunu bilmektedir. Kız düşünür taşınır bir çare arar. Adamın evindeki hayatını borçlarını ona yapılan asla hak etmediği
Haksiz ve anlayışsızlıkları durdurmanın yolunu arar. Açıktan yapabileceği hiç bir şey yoktur. Gizliden gizliye verebileceği paranın da onun derdine tam çare olmayacağını bilmektedir
Kızındaki gelişmeleri gören sultan çok mutludur. Kızının öğretmenlerine ödüller verir memnun eder. Bu duruma dayanamayan kızın her şeyi bilen hizmetkarı kelleyi koltuğa alıp sultanın huzuruna çıkar ve ödülleri asil hak eden kişiyi anlatır.
İşin Aslını öğrenen sultan hizmetçiyi dinledikten sonra onu saray hizmetinden def eder. Kızına büyük bir öfkesi vardır onu dinlemediği için. Adamın haberi olmadığını düşündüğünden ona kızgınlığı daha azdır bir kaç gün düşünür hem kızından uzak tutması hem ödüllendirmesi gerektiğine karar verir. Adami getirmelerini emreder. Adam yaka paça huzura getirilir. Gelmek istemedigi icin biraz hurpalanmistir. Sultan cok uzerinde durmaz. Onun bahçesini satın almak ister
çok beğendiğini satın almak ve oraya bir köşk yapmak istediğini söyler. Oldukca da iyi bir fiyat verir. Adam temkinli düşünmesi gerektiğini söyler. Bir kaç gün sonra haber gönderir. Bahçeme karşılık ailemin son ferdi ölene kadar onlara maaş ödemeyi kabul ederse satarım der. Teklifi kabul edilir. Adam kendini yollara vurur. Üç ay kadar sonra da yolculuk ettiği kervanın eşkıyalar tarafından basıldığı ve kimsenin sağ bırakılmadığı haberi gelir.
Bu haberle derinden sarsılan genç kızın zaten yaralı olan yüreğindeki yara yeniden kanamaya baslar. Her şeye küser bir köşeye çekilip ölümü beklemeye baslar. Sadece kitaplarda huzur bulur. Bir sabah açtığı kitabinin arasında çamurlu bir kağıt bulur. Nasıl geldiğine bir anlam veremez. Kağıttaki şiiri okuduktan sonra aylardır ilk defa gülümser. Ertesi sabah yıkanır süslenir. kokular sürer ve sarayın yanından geçmekte olan nehrin azgın sularına kendini bırakır.
Saraydaki herkes onu nehre düştü zanneder. Babası haberi aldığında çok üzülür. Ama kızının iyi bir yüzücü olduğunu bildiği içinde umudunu asla kaybetmez. Lakin günlerce suren aramalara rağmen ne ölüsünü ne dirisini bulamazlar. Geriye kalan tek şey o sabah okuduğu ve aynasının köşesine sıkıştırdığı çamurlu kağıtta ki bir dörtlüktür.
Çağırsa can, bir gün ölümüne cananı
Azgın ırmaklar gibi coşup gelir misin?
Gönül bahçesinde açmış hasret çiçeği
Kurumasın diye bir damla su verir misin?

iki yıl sonra saraya gelen bir bezirgan kızın kendisinin verdiğini söyleyerek padişaha kızının kolyesini getirir. Bir de torunu olduğunu söyler.

Sezer UĞUZ, Delirmek Belirmektir'i inceledi.
2 saat önce · Kitabı okudu · 8/10 puan

Can Bonomo'nun müzisyenlik dışında bildiğim senaryo doktorluğu işinin dışında yaptığını öğrendiğim son şey şiir yazarlığıydı. Müziklerinde ki kadar etkili cümlelerin olduğu bu kitabı okumak gerçekten içinizi rahatlatabilir. Keyifli okumalar!

Ayşe Başak Gürel, bir alıntı ekledi.
4 saat önce · Kitabı okuyor

Yaşama, yine bir başka yaşam can veriyordu. Yasa, ''Ye, yoksa yem olursun!'' diyordu.

Beyaz Diş, Jack London (Sayfa 94 - Halk Kitabevi Yılmaz Basım)Beyaz Diş, Jack London (Sayfa 94 - Halk Kitabevi Yılmaz Basım)
İndantee, bir alıntı ekledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

İş, kalp yarası çekenler için son can simididir.

Sisle Gelen Yolcu, Jean-Christophe Grangé (Sayfa 87)Sisle Gelen Yolcu, Jean-Christophe Grangé (Sayfa 87)
Dilemma, bir alıntı ekledi.
4 saat önce

ses:
3. Hem kendi içinde hem de halkın içinde yalnız bırakılmış bir kalbin uzun süren can çekişmesi süresince çıkardığı ve her zaman boşa giden titreşim, seda.

Lügatlere Güncelleme, Onur Bayrak (Sayfa 20)Lügatlere Güncelleme, Onur Bayrak (Sayfa 20)
Emrah Günal, bir alıntı ekledi.
6 saat önce · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

'' Kendisini can kulağıyla dinleyen pısırığa, mevkileri ve cinsleri ne olursa olsun insanların kötü ve tehlikeli olduğunu anlatıyordu. Buna göre insanlar bir bakıma, güçlü veya güçsüzdü; ama değişen bir şey yoktu. Çünkü güçlü insanlar düelloyla mertçe döğüşüp adam öldürürler, güçsüzler ise korkakça pusu kurup cinayet işlerlerdi.''

Kitab-ül Hiyel, İhsan Oktay Anar (Sayfa 131)Kitab-ül Hiyel, İhsan Oktay Anar (Sayfa 131)
Hüseyin DEMİR, Savaş ve Barış'ı inceledi.
 9 saat önce · Kitabı okudu · 25 günde · 5/10 puan

Risk Alarak Yazıyorum

“Savaş ve Barış” klasik kitaplar denilince akla gelen ilk kitaplardan biri… Yıllar geçse bile listelerin en üstünde kendine yer bulabilen bir eser… Kitabı tatil günlerimde okumak için almıştım. Çünkü kitabı aldığınız gibi kolay okunmayacak bir eser olduğunu anlıyorsunuz. 900’er sayfadan iki cilt halinde toplam 1800 sayfalık bir kitap. 15 tatilin sonlarına doğru kitabı elime alabildim. Okumaya başladım. Okur okumaz kendimi kitaptaki karakterlerin içinde kaybolmuş halde buldum. Karakterler benim dünyama girmeye başlayınca, ben onların dünyasında kayboldum. Hemen kitaba ara verdim. Bu kitap kesinlikle azar azar okunmalıydı. Öyle de yaptım, hızımı düşürdüm. Bu şekilde 10 günde bitireceğim dediğim kitabı, 25 günlük bir sürede bitirdim.

Okuma yavaş devam edecektim fakat karakter sorununa bir çözüm bulmam gerekiyordu. Hemen interneti açıp araştırmaya yapmaya başladım. Bende oluşan kafa karışıklığının normal olduğunu gördüm. Çünkü 10-15 ana karakter etrafında şekillenen kitap yaklaşık 600 karakter barındırıyordu. Araştırmama devam ederken beni rahatlatan bir uygulama gördüm. Kitaptaki karakterlerin tanıtılmasında filminde oynayan kişilerin fotoğraflarına yer verilmişti bir sitede. Bende teker teker fotoğrafları kaydedip, yazıcıdan çıkardım. Daha sonra bunların altlarına isimlerini yazıp duvara yapıştırdım. Kitabı okudukça şemayı çıkarmaya başladım. Artık karakterleri tanımış ve aralarındaki bağlantıyı çözmüştüm. Fakat kitaptaki karakterlerin bu kadar fazla olması ve her karakter için iki–üç isim kullanılması okurken baya yorucu oluyordu. Kitabı okurken sadece beni yoran karakter çokluğu değil. Aynı zamanda yazı puntolarının küçük ve kitabın çok ağır olmasıydı. Belli bir süreden sonra elim ağrımaya başlıyordu. Bunlarla beraber kitabı okumaya başladım.

Kitap maalesef hem beni yordu hem de beklentilerimin altında kaldı. İlk olarak çevirisi çok kötü bir şekilde yapılmıştı. Kitabı Can Yayınlarından almıştım. Fakat kitap hem Fransızca hem de Rusça konuşmalar içeriyordu. Çevirmen nedense kitapta geçen Fransızca konuşmaları orijinal diliyle yani Fransızca yazmış. Türkçe karşılıklarını ise dipnot olarak vermişti. Kitabın nerdeyse çeyreği Fransızca konuşmalar içeriyordu. Haliyle bazı sayfalarda neredeyse sayfanın tamamı dipnottu. Bu şekilde, zaten zor okunan kitabın okuması daha da zorlaşıyordu. Bir düşünün bir sayfayı okurken 8 tane cümle için dipnota bakmanız gerekiyor. Sadece bir sayfayı okurken bile 8-10 kere dipnota bakmanız haliyle sizi epey yavaşlatıyor ve konudan uzaklaştırıyordu. Çevirmenin neden böyle yaptığını bir türlü anlayamadım. Kitabın çevirmeni de az buz biri değil ki: Nazım Hikmet… Hemen tekrar kitaba ara verip Nazım Hikmet’in neden kitabı böyle çevirdiğini araştırmaya başladım fakat bir türlü bunun nedenini bulamadım. Araştırma devam ederken Tolstoy’un bir gazete de yazdığı yazıyı gördüm. İşin gerçeği Tolstoy kitabı bu şekilde yazmış. Fransızca geçen konuşmaları aynen orijinal haliyle verip dipnot olarak Rusça açıklama vermiş. Nazım Hikmet’te kitabı çevirirken orijinaline sadık kalmaya çalışmış. Okumak isteyenler için tavsiyem kitabı almadan önce bu konuya dikkat etmeleridir. En azından can yayınlarından almanızı tavsiye etmiyorum. Çünkü bu şekilde kitabı okurken çoğu yeri anlamanız olanaksızlaşıyor.

Klasik eserlerin en büyük özelliği sadece o dönemle ve mekânla sınırlı kalmayıp hem dünyaya hem de çağlar ötesine sesleniyor olmasından kaynaklanır. İçerdiği muhteva açısından evrensel olmalıdır. “Savaş ve Barış”ı okudum, bitirdim. Ben evrensel olan hiçbir şey göremedim. Kitap tamamen Napolyon’un Rusya seferini ve Rusların zaferini anlatıyor. Tamamen Rusya tarihini anlatan tarihi roman diyebiliriz. Tarihi anlatırken yazar kendine üç aile seçiyor ve bunlar üzerinden 20 yıllık bir süreci, savaşı merkeze koyarak anlatıyor. Bu aileler ve kişileri seçerken de elit tabakadan insanları seçiyor. Neredeyse halktan kimseye yer vermiyor. Tolstoy bunun sebebi açıklarken de halktan kişililerin dikkat çekmeyeceğini ve onları yazmayı sevmediğini söylüyor. Peki, halkı anlatmayı sevmeyen bir yazar, nasıl başarılı bir yazar sayılabilir?

Bir savaş kitabı evrensel olmaktan uzaksa siz ondan ne beklersiniz? Size o savaşı okurken yaşatmasını, sizi savaşın içine sokmasını, savaşı bizzat hissetmenizi… Peki, “Savaş ve Barış” savaş hissini size tam olarak yaşatıyor mu? Bu konuda “Şu Çılgın Türkler” kitabını okumamış olsam belki evet derdim ama okuduktan sonra rahatlıkla diyebilirim ki “Savaş ve Barış” bu hissi yaşatmaktan çok uzak. Şu “Şu Çılgın Türkler”i okuduğum zamanları hatırlıyorum. Patlayan bombalar yanımda patlıyordu. Dua tepeye düşen bombadan savrulan şarapnel parçası benim üstümden geçiyordu. Askerlerin Allah Allah nidalarına katılıyor. Silahların patlamasıyla oluşan barut dumanının kokusunu alıyordum. Zafertepe ki zaferi simgeleyen kurşunların sesi evimin içinde yankılanıyordu. “Savaş ve Barış” ise bu hissi sadece bana değil Ruslara yaşatması bakımından bile çok zayıf kalıyor. Aklım bir savaş hissini bile size yaşatamayan bir savaş kitabının bu kadar değerli olmasını kabullenemiyor. İşin kötü tarafı hem tarihi açıdan hem de edebi açıdan “Şu Çılgın Türkler” çok daha başarılı ve kendi tarihimizi anlatması açısından daha faydalıyken “Savaş ve Barış” ülkemizde daha çok okunuyor.

Bir yazar bu kadar kalın bir kitapta savaş hissini size veremiyorsa kitaptan ne beklersiniz? Akıcı olmasını… Daha doğrusu tüm romanların zaten akıcı olması gerekir. Akıcı bir roman her zaman başarılı bir roman da olmuştur. “Savaş ve Barış” ise akıcılıktan çok uzak. Kitap boyunca merak duygusu nerdeyse yok diyecek kadar az. Daha siz kitaba başlar başlamaz yazarın romanı kesip araya girmesiyle savaşı Fransa’nın kaybedeceğini anlıyorsunuz. Bu yenilginin, Napolyon’un Moskova’yı almasından sonra olacağını da öğreniyorsunuz. Onun dışında kitabın başkarakterlerinden biri olan Andrey’in savaşta öleceğini, Piyer’in Nataşa ile evleneceğini hemen anlıyorsunuz. Yazar da bu konuyu ( Olayları okuyucuya önceden romanı kesip arada vermeyi) yazısında belirtmiş ve bunun Rus edebiyatının diğer edebiyatlardan olumlu bir farkı olduğunu anlatmış. Ama ben pek olumlu bir fark olarak göremedim.
Peki, kitapta hiç mi güzel taraf yok? Tabi ki var. Fakat biz kitabı incelerken dünyanın en iyi romanı diye inceliyoruz. Bu gözle baktığımız da bu yönleri görüyoruz. Yoksa evet 3. Sınıf bir yazar tarafından yazılmış bir roman olsa, şimdi bu kadar eleştirmez. Kitabın iyi yönlerini açıklardım.

Sonuç olarak kitabın saydığım bu olumsuz yönleri ile beraber baya bir zamanınızın bu kitaba harcanacak olması, fiyat maliyetinin yüksek olması ve bu zaman zarfında çok daha iyi kitaplar okuyabileceğimizi düşünürsek kitabı okumayabiliriz.

Vesselam…