selim koç, bir alıntı ekledi.
 2 saat önce

‘ u c u b e ‘
Ey Devlet, beni de Ötekileştir!
Çünkü ötelenen, merkeze göre menzile daha yakındır.
Ey Devlet, beni de Başkalaştır!
Çünkü başkalaşan, sana benzemeyi bırakmıştır.
Ey Devlet, beni de Yabancılaştır!
Çünkü yabancılaşan, neden sevilmediğini anlayacak kadar düşünmeye başlamıştır.
Ey Devlet, beni de Farklılaştır!
Çünkü farklılaşan, rasyonel evrimin yolcusudur.
Ey Devlet, beni de Dışla!
Çünkü dışlanan, içerden çıkmış ve yeni şeylerle karşılaşmanın heyecanına kapılmıştır.
Seri katil Cari Panzram der ki, ‘Kendimi düzeltmek istemiyorum. Tek arzum beni düzeltmek isteyen insanları düzeltmek; onları düzeltmenin tek yolunun da onları öldürmek olduğuna inanıyorum. Benim düsturum şu: Hepsini soy, hepsine tecavüz et ve hepsini öldür. ’
Bir cani ile bir devlet arasındaki benzerlik, herkesin benliğinde bir totaliter rejim hevesini baskı altında tutması. İnsanlar ve kurumlar kendilerini ifade için daima bir enstrümana ihtiyaç duyar; bir besteciye müzik aleti, bir doktora tıbbi malzeme, bir katile bedeni ve karşısındakine zarar vereceği nesne, bir devlete ordu, derinleştirilmiş kadrolar, din ve faşizm lazımdır.
Bilim aslında atomu parçalamakla değil, parçalanmış atomu tekrar birleştirmekle kendine yakışır olacaktır.
Yönetme arzusu, belki kabullenilemez ama güdüsel bahanelerle makulleştirilebilir; ancak yönetilme arzusu diye bir olgu yoktur. Asimilasyona boyun eğip benzeyerek gücün kanatlan altına giren ve can güvenliğini sağlayanların, prototipleştirmeye karşı çıkıp benzemeyi reddederek ortak kimlik şemsiyesi altından kopanlara düşmanlığı, sürüden ayrılanı kurdun kapması sözüyle korkutulmaya çalışılınması çok bildik bir politikadır. Bu politikaya uymayan devlet yeryüzünde henüz görülmemiştir.
Öte, öteki, başka, fark, yabancı ve dışarısı: Huzuru olağanda arayanlar için sürekli bir korku öğesi. Hollywood yıllarca bu öğelerle süslü korku filmleriyle terbiye etti kapitalist amerikan toplumunu. O filmlerle biz de yerimizden sıçradık Ortadoğu’da. Çok öteye gitmememizi söyledi ebeveynler biz çocukken; başkalarıyla / yabancılarla konuşmamamız öğütlendi; eve etken gelmemizin, dışarıda fazla durmamamızın kafamıza çakılması da cabası. Sanki biz çok temizdik ve diğerleri dehşetin tek sorumlusuydu. Ama diğerlerine gözünde biz de diğerleri olmuyor muyduk? Nerden bakılsa bir “öteki” hâlâ hayattaydı.
Sınıflandırma, listeleme, ayrıştırma, ötekinin var olabilmesiyle mümkündü. Bütündeyse öteki kavramı anlamsızdır. Anlamlıyla anlamsızın adlandırılması ise işe yarayanlarla, uyum sağlayanla buna öfkelenenin elektrolizine bağlı.
Ey Devlet, beni de ‘Ucube’ Say!
Çünkü ucubeleştirilen, hep hareket halindedir.

Sarı Şey, Küçük İskenderSarı Şey, Küçük İskender
ibiaryu, bir alıntı ekledi.
3 saat önce · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Bu da can yahu! İnsanın düşmanına yapmayacağı konuşmalar yapılıyor bana , ben de bunları dinleyip çözümler bulmaya çalışıyorum. Siz hiç ergen derdi dinlediniz mi? Oy , evlerden ırak. Peki siz hiç yetişkinden , orta yaşlıdan , yaşı geçkinden ergen derdi dinlediniz mi? Dinlemediyseniz dünyanın kahrını siz çekmediniz demektir çekmezsiniz de inşallah. Ben kimseye beddua edecek bir insan değilim. Beddua etmek , peşrev çekmek ve ilmik atmaktan hoşlanmam. World , Excel , PC 3 ve ICQ bilirim. Tişörtleri katlarken muhakkak kenar katlarına ütü yaparım. George Clooney ile aramda bir şeyler olduğuna dair haberler yalandır. Yarışmacı arkadaşlara başarılar dilerim. He he he...

Gülfim Abla, Meltem ParlakGülfim Abla, Meltem Parlak

"Biliyorum. Birgün hiç beklemediğim bir anda hakikat karşıma çıkacak. Daha önce hiç kimsenin ayak basmadığı,dumanlı bir dağın doruğunda, cihanın tepesindeyken, tam da herşeyin sahibi ve efendisiyken güneşten haberi olmayışı gibi buzun, kendimden habersizliğimi yüzüme vuracak. Kendini hatırlatıp kulağıma fısıldayacak. Kendini istediğin kadar üstün tut herşeyden sen zayıf ve güçsüz bir adem oğlusun. Nasıl ki bir nefes üflendi can bulduysan yine bir nefestir seni sahip olduklarından koparacak olan"...

Mr. Reji, Arsen Lüpen İstanbul'da'yı inceledi.
 4 saat önce · Kitabı okudu · 6 günde · 9/10 puan

Cingöz Recai Serisi – 12

Oldu mu o kadar ya? Serinin son kitabı ile Cingöz reise elveda mı diyelim? Dedim bile...

Serinin bu son kitabını almak için kitapçıya gitmiştim birkaç hafta önce. Cingöz okuduğumu gören kitapçı, ki kendisiyle tanışıyoruz, “Hayrola Mehmet, okumaya yeni mi başladın?” diye alaylı bir tavırla soru sormuştu bana. Ben de, “Maalesef abi, yeni okuyorum,” demiş bulundum. Saf ve çocukça, kitabı kastettiğini zannederek. Bunu anlayınca, “Yok. O anlamda demiyorum. Yani okumayı yeni mi söküyorsun? Çocuklar için yazılmış ya kitap, onun için söyledim,” dedi. Ben de, sanırım biraz gülelim ve anlamamış olduğumu gizleyeyim diye “Evet abi,” dedim. Yok yani nedir arkadaşım, küçükken kimse bize bunları okumadı diye, çocukluğun bu zevkli eserlerinden vaz mı geçelim? Çocukken çocuk olamadıysak, büyüyünce çocukluk nasıl bir hismiş acaba diye bu kitapları okumayayım mı? Hayret bir şey ya... Arkadaş, madem çocukluğumuzu elimizden alıyorsunuz, büyüdüğümüz vakit çocuklaştığımızda da yargılamayın yani. Neyse...

"Zamanında çocukluğunu yaşayamamış ve büyümüş bir insan, büyüdükçe çocuklaşır. Kimse sizinle oynamadıysa, büyüyünce siz kendinizle oynamaya mecbur kalıyorsunuz."

Kitap, Hz. Pir Arsen Lüpen’in İstanbul’a gelişini ve onun gelişi ile beraber yaşanan muammalarla dolu bir cinayet vakasını ele alıyor. Bu cinayet vakası, Arsen Lüpen’in tam da İstanbul’a geldiği vakite denk gelmesi, bazı gazeteciler ve Mehmet Rıza tarafından, olayın Arsen Lüpen ile bir ilgisi olduğunu hatta gazeteciler daha ileri gidip, bu nezih, müstesna, beyefendi, pırıl pırıl, şeytani bir zekaya sahip hırsız tarafından yapıldığını ileri sürerler. Tabii Lüpen abimiz bu duruma ziyadesiyle kırılır. Çünkü o da Usta (tayfası tarafından Cingöz Recai’ye yapılan hitap şeklidir) gibi adam öldürmekten son derece tiksinir. Elini kana bulamaktan çekinir. Lüpen reis, kendini paklamak adına oyunlar yapar ve haklılığını ispat eder. Yani, o bir hırsızdır, katil veya cani değil... Oyun içinde oyunun döndüğü ve aksiyonun neredeyse hiç eksilmediği, gizemlerden başınızın döndüğü ve muammaları sizin bile çözmek için beyninizi patlattığınız ama çözemediğiniz, şahsen serinin en merak ettiğim ve en güzel kitabıdır. Tabi kitapta sinir olmadığım yer yoktu diyemem. Bazı olayları tahmin etmek zor olmuyor eğer Cingöz Recai’yi biliyorsanız. Sinir olduğum kısım, Dünyanın en meşhur, şeytani bir zekaya sahip hırsızların piri Hz. Pir Arsen Lüpen, Türkiye’nin en meşhur ve Arsen Lüpen kadar zeki -hatta daha da zeki- ve çevik hırsızı Usta Cingöz Recai ve Türkiye’nin en meşhur zehir hafiyesi Mehmet Rıza, aynı anda üçü de birlikte ve aynı kişi tarafından alt edilip hapsediliyorlar. Bu olay onları gözümden bayağı bir düşürmüş olsa da, dedik ya, iş içinde nice işler vardır bu kitapta. Tabii her şeye rağmen yine eskisi gibi olmadılar gözümde... Usta hariç... Çünkü kitabın sonunda herkesi mat edebilen (ama nasıl?) ve bence Cingöz, Lüpen, Mehmet Rıza üçlüsü arasındaki çekişmede kazanan tek taraf odur. Her ne kadar üçü de isteğine kavuşmuş olsa da... (Ama nasıl? Okuyun bana ne... Sonra spoiler verdi diye başımızın etini yiyorsunuz. Onun için detaya girmeyeceğim. Yukarıda yazılanlar da spoiler gibi gözükse de emin olun ki spoiler değil.. Yoksa onları da yazmazdım. Bu yazılanları bir filmin fragmanı gibi düşünün. Can alıcı bazı sahneler fragmanda anlatılır ki, izleyici merak edip filmi izlesin diye. İşte bu bilgiler de, bu kitabın fragmanı olsun... Ah canım insanlar! Sizin sayenizde(!) bu faydalı(!) dipnotları vermek zorunda kalıyorum.)

Seriyi tamamladığımıza göre, bazı konulara değinmek gerekiyor. Mesela diğer detaylar ile bağlantılı olarak, Peyami Safa’nın bu seriyi bir gazete için yazarken kullandığı takma adı söyleyelim: Server Bedi.

Takma ad dediğimiz, divan edebiyatında şairler tarafından kullanılmış “mahlas” olarak görünse de, Tanzimat, Servet-i Fünun ve özellikle de Cumhuriyet dönemi edebiyatlarında, divan edebiyatında yapılan kullanımından farklıdır. Çünkü bu dönemlerde kullanılan takma adların en temel nedeni; siyasi baskılardı. Özellikle Cumhuriyet dönemi yazar ve şairlerimizde bu durumun mevcut olduğunu görmek, pek manidar değil midir? Ne kadar da gülünç ve kötü bir durum. Düşüncelerinize yapılan baskılardan dolayı, kimliğinizi gizleyerekten fikirlerinizi yazmak ve yaymak... Tıpkı günümüzde, toplumsal baskılardan dolayı hayatını istediği şekilde yaşayamamış ve sosyal medya dediğimiz mecralarda farklı “nick name”ler kullanarak, topluma bir başkaldırı niteliğinde gezinen Pelinsular gibi... Yanlış anlamayın. Dalga geçmek için bu örneği vermiyorum. Bu utanılası bir durumdur çünkü. Baskı, ister siyasi olsun ister toplumsal olsun, baskıdır. Yapmayın! İnsanlara ve fikirlerine saygı duyun. Önemseyin...

Bu durumların yanı sıra, romancılarımız belli bir dönemde özellikle, bu tarz popüler kültür veya edebi kaygısı pek bulunmayan, özellikle de polisiye roman ve hikayelere yönelmişlerdir. En nihayetinde onlar da insan ve para kazanmaya ihtiyaçları da var. Ben diyorum ki, bu “Mahlas”, “Takma ad” veya “Nick Name”leri (ne diyorsanız artık) belki de utandıkları için de kullanmış olabilirler. Yani ikinci bir neden olarak. Sonuçta, siz bir sanatçı, edebiyatçı veya romancı olarak biliniyorsunuz. Eğer biri bunu duyarsa, sizinle dalga da geçebilir. Hatta edebiyatçılar arasında alay konusu bile edilebilir. Ne yazık ki, toplumumuz bunlara çok müsait bir ortama sahip... Ne acı!..

Sözün özü, her ne olursa olsun, seriyi okumanıza gerek olmasa bile bu kitabı okuyun. Gerçekten de size hoş vakit geçirecek bir eserdir. Özellikle de polisiye roman severlere... Keyifli okumalar dilerim...

MR.NOBODY, bir alıntı ekledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Yaniliğe Açık Olmak !
Yeni bir şeyi (bir insan, bir olay, ya da bir kitap olabilir), gerçekten tanımak isteyene, bu yeniyi olabildiğince sevgiyle kabul etmek, ondaki düşmanca, itici ve yanlış bulduğu yönleri hemen görmezden gelmek, hatta unutmak iyi gelir: böylece bir kitabın yazarına en büyük avans verilir ve hedefine ulaşması tıpkı bir yarıştaki gibi hızla çarpan bir yürekle arzulanır. Bu tavırla, yeni şeyin tam yüreğine, can alıcı noktasına inilmiş olunur:

İnsanca, Pek İnsanca 1. Kitap, Friedrich Nietzscheİnsanca, Pek İnsanca 1. Kitap, Friedrich Nietzsche
Kübra, bir alıntı ekledi.
6 saat önce · Kitabı okuyor

Hayat denilen şu kısacık yolculukta, ama canlı ama cansız, ama güzel ama çirkin, ama dost ama düşman, kendilerine refâkat eden her şeyi sevip koruyan bu ehl-i insaf dervişler, fırlatıldığında bir insanın kafasını dağıtacak bir taşı bile incitmek istemezlerdi. Çünkü biiznillah dile gelse, sonsuz bir masalı anlatacak o taş, Allah'ın sırdaşı, dolayısıyla kendilerinin can dostu idi.

Suskunlar, İhsan Oktay Anar (Sayfa 121)Suskunlar, İhsan Oktay Anar (Sayfa 121)

Oysa düşünecek ne çok şey vardı. ne çok kayıp, ne çok eksik vardı şu dağınık, hiçbir şeye benzemeyen, sanki ikinci elciden ucuza kapatılmış eşyalar gibi yaşadığım hayatımda. ikinci biradan ilk yudumu aldığımda bu düşüncelerle kendime gülümsedim yanımdaki eskimiş, yarısı yıkılmış duvara bakarak. kendime benzettiğimden olsa gerek, sarılmak istedim o an o duvara. ben bazen böyle şeyler isterim.


sevmek benim için o kadar uzak bir ihtimal ki, size nasıl tarif edeyim bilmiyorum. kanalizasyonda süzülen bir yağmur damlasının gökyüzünü özlemesi gibi bir şey bu benim için. duygularıma ne oldu bilmiyorum. vaktin birinde bir şey oldu, onu biliyorum. bir şey oldu ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmuyor, onu biliyorum sadece. eskiden inandığım yalanlara inanamıyor, eskiden sevdiğim şeyleri sevemiyorum.

ama şuan bu düşüncelere sahipsem; bu, geçmişimdeki enayiliklerin getirdiği farkındalık sayesinde. çok da şeyapmıyorum o yüzden.Üç yıl önceki hayatım, ve geçen sene ki o karanlık o bir yıllık süreçte yaşadıklarım bana o kadar çok şey öğretti ki; elli yıl hiçbir şey yaşamasam, yine de geriye düşünecek bir sürü şey kalır.
dipleri görmek, yerle bir olmak bu yanıyla iyi. bunlar insanın gelişimine, en az bir üniversite kadar katkıda bulunan şeyler. daha önce de söylemiştim, acı çekmeden olgunlaşmak mümkün değil. bir yemeği bile pişirmek için onu ateşe tabii tutmak gerek.
ve yere çarpmadan, dibi boylamadan gerçekleşen hiçbir yükseliş gerçek değildir. baki de olamaz.
ama görüyorum, insanlar kendilerini kandırmak konusunda iyiler. görmezlikten gelmek, gerçekler yokmuş gibi yaşamak konusunda epey geliştirmişler kendilerini. ben o konularda iyi değilimdir mesela. beceremem unutmayı. ne insanları unuturum, ne bana yaşattıklarını, ne de ruhumda bıraktıkları izleri. unutmam arkadaş, neden unutayım. eksikliklerini hissetmem, özlemem ama unutmam da. şimdi böyle konuşunca aklınıza aşk falan gelmesin. ben en yakınlarımdan bahsediyorum. can ciğer olup, aynı yatakta uyuyup, aynı sofradan yemek yediğim insanlardan bahsediyorum. ailemden bahsediyorum. maalesef ki, gönül işlerini dert edece kadar sorunsuz bir hayatın mensubu değilim. öyle bir hayatım olsun isterdim. ama oraları çoktan geçtik galiba.
neyse işte, dördüncü biranın da yarısına geldiğimde, şikayet ettiğim tek konu yalnızlığımdı. yalnızlıktan ziyade, tekbaşınalık da acıtmaya başlamıştı canımı. hüzünlü bir geceydi, konuşulması gereken bir sürü şey vardı ve bunlara ek olarak, o an yanımda olsun isteyeceğim kimse yoktu hayatımda. bu o kadar acı bir şey ki size anlatamam. anlatırım gerçi, edebiyatım iyidir de, anlamazsınız. anlamayacaksanız da anlatmanın lüzmu yok. Ben insanlara ayak uyduramıyorum. senkronu tutturamıyorum.
ben bu çağın çok gerisinde kaldım arkadaşlar. laf olsun diye söylemiyorum ama ben hakikaten bu çağın çok gerisinde kaldım. yalnızlıktan başka çarem yok. sığınacak bir yerim yok, karanlık odamdan başka. oda ki ne oda, üç yıldır ampulü bile yanmıyor. belki yalnızlığım eğreti durmasın diye taktırmadım, belki kendime benzesin istedim. bilemiyorum ama, nihayetinde karanlık işte.

ben kendimden başka sarılacak kimseyi tanımıyorum. bana bir adres verseler mesela şimdi, al lan bunu; git, aradığın şey bu adreste deseler, gidecek halim yok. ben kendime bile yetemiyorum ki, kime ne vereceğim? kimi nasıl mutlu edeceğim? kiminle ne paylaşacağım?

kendimle olan mücadelelerimden her mağlup çıkışımda uzaklaştım insanlardan. ama kimseden de gitmiş sayılmam, içim rahat o konuda. çünkü kimseye geldiğimi söylemedim. eğer hiç gelmemişsen, gitmiş de sayılmıyorsun. uzaksındır sadece. uzaktım ben. herkese uzaktım. ki hala herkese uzağım. kendimden bile, kendime bile, uzağım ben. zihnim bedenime uzak, bedenim zihnime.
neyse ne işte. yine aynı konulara geldik. biraları bitirip, yağmur damlalarının ıslattığı kaldırımlardan yürüpüp, bir şeyleri küfrederek hotele dönerken; yanımdan geçen bir arabanın yarı aralıklı camından yankılanan bir şarkı duydum. ''bir yalnızlık şarkısı söyler sazım'' diyordu. sesi yabancı değildi ama tam seçemedim. Hotele geldim yarım saat önce, şarkıyı buldum. Zeki Müren söylüyor. ne de güzel söylüyor. bir kaç kez üstüste dinledikten sonra kendime, dur lan ben bunu yazayım, dedim. ve yazdım işte. yazmak eylemi sadece biraz daha yaşanılır kıldı bu karanlığı, yalnızlığı. onun dışında elde ettiğim veya edeceğim herhangi bir şeyim yok. zaten bir şey elde edeceğimi bilsem oturup böyle şeyler yazmam. daha umutlu şeyler yazarım. daha herkesin anlayacağı şeyler. yazabilirim he, yazamam sanmayın. çiçekli şiirler falan da yazarım istesem. ama istemiyorum işte. içimden gelmiyor. çiçekli şiirler yazan yerlerimi yıkıp, alışveriş merkezi diktiler üstüne bir kaç sene önce. o yüzden siz de böyle törpülü yanlarımı, yıkık dökük taraflarımı okuyorsunuz.

''gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar,
yeryüzünde sizin kadar yalnızım''

işte o kadar.

mehmet pak, bir alıntı ekledi.
12 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

'' Hak ! Hukuk ! Bugün dünyanın neresinde hak kaldı. İnsanlar onu katletti. Herkesin hakları var, fakat onların, onların gücü var ve bugün güç demek her şey demek. ''
'' Neden onların gücü var ? Çünkü bu gücü onlara siz veriyorsunuz. Ve sizler korkak olduğunuz müddetçe onların gücü hep olacaktır. Tüm bunlar, yani insanlığın bugün korkunç dediği şey, yeryüzündeki on insanın iradesinden ibaret ve on insan bunu yeniden yıkıp yok edebilir. Bir insan, yaşayan tek bir insan onlara karşı durarak bu gücü yerle bir edebilir. Fakat sizler boyun eğdiniz, belki paçamı kurtarabilirim dediğiniz müddetçe, onları can evinden vurmak yerine, onlara itaat ettiğiniz müddetçe, sizler sadece bir kölesiniz ve bunu da hak ediyorsunuz demektir.

Mecburiyet, Stefan Zweig (Sayfa 33 - Türkiye İş Bankası Yayınları)Mecburiyet, Stefan Zweig (Sayfa 33 - Türkiye İş Bankası Yayınları)

Tunç İlkman
''Seni sevmek huy bende.. '' Boşuna dememişler can çıkar huy çıkmaz diye..