Bir günlük dinlenmem son bulmuş, canlı bomba beni biraz daha yasallaştırmak için can atan sözde tanıdık bu insanlar tarafından kampa bırakılmak üzere buraya gelmiştim. Kalabalığın arasında yüzünü arıyordum; hızla adımlıyorlardı, mavi siyah panolarda treninin peronunu bulanlar akıllarında tuttukları sayıya doğru koşturuyorlardı.
Yüzünü gördüm; benim, bir benzer karşılamasını Türkiye'de kendisine yaparken hissettiğim mutluluktan eser yoktu kendisinde, huzursuz gözüküyordu. Kutsallaştırdığı vatandaşlığını, belki de benimle yan yana yürüyerek kaybedeceğini sanıyordu. Tek bir kelime Almanca bilmeyen benim, ne gibi faydası olurdu ki ona zaten? Sahip olduğu yaşam şartlarını paylaşmak istemiyordu; döndüğü memleketinde iki maaşıyla aldığı son model arabasını gösterebileceği birileri kalmalıydı. Cebindeki renkli haç motifli kağıt parçaları bende de bulunduğunda, kurduğunu sandığı üstünlüğünü de elinden kaybedecekti kendince.
Tüm bunları hissettiğimden yemek teklifini reddettim. Israr edecek isteği bulamadı, benimle geçireceği her saniye riskti. Sınırları içerisine girdiğim bu yerde bana dair tek bir bilgiye sahip olmayan bu devlet, parmak izimi aldığında derin bir soluk alabilirdi; biraz daha yasallaştırmaya ihtiyaçları vardı beni. Canavar olan ben, bahnhofu yakabilir, önüme çıkan herkese sebepsiz ateş edip, tüm bu zenginliklerine rağmen benden saklayamadıkları derin mutsuzluklarını, bildiğim tek dil Türkçeyle ifade edebilirdim. Tek sorun burada olmamdı; parmaklarımı okutmadığım her bir saniye, yüzümün fotoğrafını kaydedemedikleri her an, kurduklarını sandıkları derin huzura bir kesik atıyordum.
Mert Can Laçin