Mr.Jingles'ın benim arkam dönük ve dikkatim, en önemli özelliği intikamcı bir tür merak olan bir adama yönelmişken öldüğünü düşünüyorum. Yağmurda yanında diz çökmüşken, bilinçsiz son saniyelerini titreyerek tüketen Janice'i düşünüyorum.
"Kes şunu," demeye çalışmıştım o gün John'a hücresinde. "Ellerimi bırak, yoksa boğulacağım. Boğulacak ya da patlayacağım."
"Patlamazsın," diye cevap verdi benim düşüncelerimi duyup gülümseyerek. Ve korkunç olanı da doğruydu. Patlamadım.
En azından bir yaşlılık hastalığım var: uykusuzluk çekiyorum. Geceleri geç saatlerde yatağımda yatıp gittikçe yaşlılığa gömülen hasta kadın ve erkeklerin çıkardıkları umutsuz sesleri dinliyorum. Bazen bir çağırma zilini ya da koridorda bir ayakkabının gıcırtısını veya Bayan Javits'in gece haberleri açtığı TV'sinin sesini duyuyorum. Burada yatıyorum ve eğer ay pencereme düşüyorsa, onu seyrediyorum. Burada yatıp Brutal'ı, Dean'i ve bazen de William Whorton'u düşünüyorum. "Doğru, zenci, düşünebileceğin kadar kötü," diyen Whorton'u. Delacroix'nın, "seyret şimdi, patron Edgecombe, Mr. Jingles'a yeni bir numara öğrettim," demesini.. Limonluğun kapısında durmuş, Brad Dolan'a beni rahat bırakmasını söyleyen Elaine'i. Bazen dalıp yağmur altındaki o altgeçidi ve gölgelerin arasında duran John Coffey'i görüyorum. Bu küçük düşlerde asla bir yanılsama değil; her zaman kesinlikle o, benim koca oğlum orada durmuş seyrediyor. Ben burada yatıp bekliyorum. Janice'i, onu nasıl kaybettiğimi, yağmurda parmaklarımın arasından kıpkırmızı akıp gittiğini düşünüyor ve bekliyorum. Her birimizin bir ölüm borcumuz var, bunun istisnası yok, biliyorum, ama bazen, ah Tanrım, Yeşil Yol o kadar uzun ki...