• "Bir gökyüzü gördüm ki İstanbul'da
    Daha hiçbiri görmemiştir insanların
    Bulutlara baktım boyuna yer değiştiriyorlardı
    İnsanlara baktım hepsinın bir hikayesi vardı
    Bir çocuk durmuş denize işiyordu
    Vapurların biri geliyor biri gidiyordu
    Ölüm çıkar burdan
    Ama ben çıkmam dedim."
    İlhan Berk
    Sayfa 110 - Yapı Kredi Yayınları
  • Çürüyor canım yavaş yavaş
  • 500 syf.
    ·5 günde·9/10
    “Taş Taş Üstünde” savaş sonrası Polonya edebiyatında bir başyapıt olarak kabul edilen bir kitap. Kitabı bitirmek yazarın 10 yılını almış. Yazar da ülkenin en saygın edebiyat ödülünü iki kez kazanmış. Dilimize maalesef çevrilen tek eseri bu.

    Kitapta adı geçmeyen bir Polonya köyünde yaşayan çiftçi Szymek Pietruszka’nın toprağı, tanrısı, ailesi, ülkesi, âşıkları, gelenekleri, arkadaşları ile olan ilişkisinin hikâyesini ya da daha doğru söylemek gerekirse hikâyelerini “dinliyoruz”. Dinlemek bence burada söylenecek en uygun kelime. Gerçekten kitabı okumuyorsunuz adeta dinliyormuş gibi hissedeceksiniz. 1920’lerde doğan anlatıcı hikâyesini çocukluktan başlamak üzere 1960’lı yıllara kadar anlatıyor. Direniş ordusundaki komutanlığından savaş sonrası döneme kadar tutun da daha birçok sosyal olaylar kitapta anı olarak geniş yer tutuyor. Kitap 9 bölümden oluşuyor ve bu 9 bölümü birbirine bağlarsak ortaya Szymek’in yaşam öyküsü çıkıyor, sadece onun değil Polonya köylüsünün de hikâyesini öğrenmiş oluyoruz. Kitap bir köy romanı gibi görünse de o kategoriye sokamayız. Szymek, hayatını zaman ve mekânda belli bir sıra ve düzen gözetmeksizin anlatıyor, bu yüzden dağınık ve kronolojik olmayan bir anlatım söz konusu. Bir hikâye tamamlanmadan başka bir hikâye ortaya çıkıyor. Konudan sapmalar bir hayli fazla. Bu durum biraz karışık gelebilir okur için. Kitabın tamamı kocaman bir tiyatro monoloğu gibi. Kitaptaki diğer karakterler de sanki benzer bir şekilde dile gelmekte. Son derece az diyalog var. Zaten az sayıdaki karaktere de monolog şansı veriliyor. Edebiyat tarihinde sanırım 500 sayfalık bir monolog daha yoktur. Yazılı bir geleneğinin değil de sözlü geleneğin bir ürünü adeta bu kitap. Syzmek’in kendisi de tam bir hikâyeci zaten. Berber, polis, nikâh memuru ve daha yaptığı pek çok iş hep halkla iletişime bağlıdır. Bu konudaki beceresi son derece iyidir.

    Bu kitabın içeriğine ve anlatımına dair size şöyle bir örnek vereyim. Hiç başınıza geldi mi bilmiyorum, hani bazen tanımadığınız bir yaşlı amcaya ya da nineye bir soru sorarsınız da bin ah işitirsiniz ya burada da durum aynen böyle. Bey amca bana hayatını anlat deseniz birine size “Bak evladım…” diye başlar saatlerce anlatmaya başlar. Bu anlatımda bir sıra yoktur. Amcamız ya da ninemiz, başından geçenleri zaman ve mekân sıralaması takip etmeden anlatmaya başlar, anlattıkça aklına yeni anılar gelir. Anılarını deştikçe ortaya başkaları çıkar. Bu durum bu şekilde saatlerce sürebilir, ta ki dinleyicinin canı sıkılana kadar. Bu kitapta da aynı durum söz konusu. Bir adamın 500 sayfalık monoloğuna katlanabilecekseniz bu kitaptan çok zevk alacaksınız. Benim canım sıkılır derseniz bu kitap size göre değil. Kitabın ilginç bir özelliği cümleler o kadar basit ki, her cümle yaklaşık en fazla 7-8 kelimeden oluşuyor. Ben bu kadar basit cümle ve kelimelerle yazılmış bir kitap daha okumadım. (çocuk kitapları bile bana bazen daha karışık gelir) Bu basitlik ve sadelik bence anlatıcı ve ana kahramanın aynı kişi olmasıyla alakalı. Kitapta yazılan her şeyi okur çok kolay anlıyor ama daha birkaç sayfa geçmeden dinlediklerini unutuyor, çünkü araya o kadar çok olay giriyor ki. Kitap bitince ne anladın diye sorsalar aslında çok şey anlamış ama aynı zamanda hiçbir şey hatırlayamıyormuş gibi hissedeceğiniz kesin.

    Kitapta şunu anlatıyor bunu anlatıyor diye hiçbir şey yazmak istemiyorum, zaten unuttum da neler okuduğumu. Ama okurken her cümlesinden çok zevk aldığımın altını çizmek istiyorum. Bu kitabı ya çok seveceksiniz ya da hiç sevmeyeceksiniz. Bunun ortası yok gibi düşünüyorum.
  • 134 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Bir balıkçın peşindeydim bugün, hergün denize baş gösteren küçük teknenin takasında belki de yelkeninde esen tatlı lodosun, biraz hırçın poyrozun esintisiydim bugün.Berrak maviliğin sonsuzluğuna kürek çekiyordum belki, gözlerimi yakan güneşin yansımlarınds bir izdüşümdüm.Belki de sadece basit bir balıkçıydım dalgalarla danseden kıyıya yanaşmak için olabildiğince çetin savaş veren.
    Saik Faik denildiğinde en güzel manzara belirir gözlerimin önünde, denizin süsü gelir. Bıkmayan, her daim bir arayış içinde kapanmayan bir boşluk gelir.Yeri doldurulamayacak, hapsedilemeyecek , bağįmsızlığın , kopmayışın ,baş kaldırmanın timsali gelir gözlerimin önüne.
    Her cümlesinde dünyayı allak bullak eden, rüzgarı, balıkları, dantellere işlenmiş yaşanmışlıklar rengarenk reçel kavanozları belirir küçük Ada'nın narin bedeninde.
    Hikayeci olmak isteyen 'Mutlaka bir şeyin müptalası olmalı ,çok sevmeli mesela balıkları ya da rüzgarı, ayrıntısına kadar bilmeli, yoksa hikayeci olamaz der yeni yazar dostlarına(birazcık kendi yorumumu kattım ama genel itibariyle düşünüş tarzı aynı)
    Kendiside nerdeyse bütün hikayeleeinde bu hakimlik sezilir inceden inceye rüzgar, balık isimleri süzülür satırlardan, sonra yavaştan bir bütünlük oluşturur.
    Doğayı tanımayan insana verilen bir derstir bu, aldananlar topuluğuna karşį başlatįlmı bir harptir bu.

    "Seneler öylesine vefazızdır ki, yalnız dışarıda lodos , poyraz , karayel değişe değişe eser.Halbuki insan günleri hiç değişmemecesine sürüklenmektedir."

    Kalabalıklar arasında yalnızlık kişiliğine giyinen biridir o. Her daim kaçmak isteyipte kaçamayan , denize aşįk basit bir balıkçıdır.Ama esaslı bir öykücüdür o.

    " Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yqzmak da , bir hırstan başka neydi. Burada nqmuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim.Hırs, şiddet neme gerekti? Yapamadım.Koştum tütüncüye, kağıt kalem aldım.Oturdum. Ada'nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım.Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm.Yazmqsam deli olacaktım"

    Deniz annemizdi, tekne ise anne kucağımız..
  • Bu kadar vaaz yeter. Anlattıkların ilginç elbette, en azından yağmurdan korunurken. Ama canım vaaz dinlemek istese bile yağmurun sesini tercih ederim.
  • Gençlik bir kitaptı, okuduk bitti;
    Canım bahar geçti çoktan, kış şimdi.