Martin Eden, okumak için geç kalınmış bir roman benim için.
Kitabın başında kaba, eğitimsiz ve işçi sınıfına mensup denizci bir gençle tanışıyoruz. Onu diğerlerinden ayıran tek farkın eğitim ve bilgiye olan açlığı olduğunu ise çok geçmeden anlıyorsunuz.
Üst sınıftan Ruth karakteriyle yolları kesiştiği noktada Martin için büyük bir değişim başlıyor. Uykusuz kaldığı geceler, hatta uyuduğu dört saatlik uykunun bile ona büyük bir kayıp gibi gelmesi, değişme ve kendini geliştirme isteğinin en büyük göstergelerinden biri.
Yalnızca aklımı karıştıran bir şey vardı: Eğer bu çabasının kaynağı aşk olmasaydı, Martin mutlu olur muydu?
İnsan düşünmeden edemiyor: Acaba asıl mutluluk veren ve bizi tatmin eden şey hayalini kurduklarımız değil de, onlara ulaşmak için verdiğimiz çaba mıdır?
Karakterimiz Martin, o üst sınıfa attığı her adımda onlardan ne kadar farklı olduğunu daha iyi anlıyor. Bu kesimin o konumda çoğu zaman zekâ ve bilgiyle değil, yalnızca parayla bulunduğunu fark ettiğinde ise hayal kırıklıkları başlıyor.
Çok fazla spoiler vermemek adına yüzeysel ilerlemek istiyorum; ama söylemeden edemeyeceğim bir şey daha var: Martin bu sonu hak etmeyen tek karakterdi.
Ve belki de romanın en çarpıcı yanı tam olarak bu. Çünkü Jack London bize yalnızca bir yükseliş hikâyesi anlatmıyor; aynı zamanda başarı, sınıf farkı ve insanın kendi içindeki boşlukla yüzleşmesini de gösteriyor.