cantabile

cantabile
@cantabile
''Bazı bilim tarihçilerine göre, simya-kimya örneğinde görüleceği üzere, aslında yeni doğa felsefesi, bu konuda kendine hurufiliği örnek almıştır; rakamsal ve harfsel semboller, modern/çağdaş bilimin dilidir. Çizgi filmlerde hatırlayacaksınız, büyücü bir 'sözcük' söyleyerek bir nesneyi başka bir nesneye dönüştürür. Hurufilikte de mantık bu biçimde çalışır: Evren'deki her nesnenin ses dizilişini kendince buluyor, o ses dizilişini dönüştürerek başka bir nesnenin ses dizilişini elde ediyor, modern kimyada, nano teknolojide olduğu gibi... Kısaca, hurufilik, Evren'i bir manzume kabul edip o manzumedeki nazımları tek tek tespit etme ve Tanrı'nın iradesinin içkin olduğu ses birimlerinden hareketle nesnelerin özelliklerini çözme işidir. Başka bir deyişle, Tanrı'nın manasını, demek istediğini, kastını anlamak. Böylece hurufilik, Evren'in yapısal bir analiz olma yanında daha temelde, Evren'in bir hermeneutiğidir, bir yorumudur.''
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
''Bilim felsefesinde şöyle bir tümce kullanılır: Modern bilimin metafiziği, matematiktir. Nasıl ki, Aristoteles-İbn Sinâcı dizgede, kavramsal bir mantık geliştirilmiş, mantık daha sofistike bir hâle getirilmişse, modern bilimde de matematik için benzer bir işlem yürütülüyor. Çünkü her tür doğa araştırması, aslında, matematiği de geliştirmeyi zorunlu kılıyor. Görelilik kuramı, kuantum teorisi, astro-fizik gibi sahalarda, matematiğin değişik alanları hem uygulama alanı buluyor, hem de matematiğin gelişmesini sağlıyor; topoloji, fraktal geometri vb. Dolayısıyla, bilimdeki mahsûs veriler arttıkça, aklın itibârâtına ilişkin derinleşme de artıyor ki, bunun tersi de kısmen doğrudur; itibârâttaki yeni gelişmeler de mahsûsun daha farklı yorumunu sağlıyor. İşte bu iki ayaktan, mahsûs ve makûlün ya da hakikat ve itibârın tertibinden bilgi/bilim dediğimiz yapıyı üretiyoruz. Kısaca, şimdilik yalnızca doğaya odaklanırsak, dış dünyaya ilişkin bilgi esas itibarıyla bu iki unsurun terkibinden ortaya çıkıyor. Nitekim, İbn Heysem (ö. 1039), ''Bilgi, unsurları maddî, sureti aklî bir terkiptir'' demiştir. Bu özelliklere sahip, geliştirdiğimiz tüm modeller; geometrik-kinematik diyagramlar, teorik diller, yasalar, matematiksel formüller, soyut kavramsal şemalar, aslında, bilim dediğimiz, doğaya ilişkin bilgiyi üretiyorlar.
''Örnek olarak, Kant, bir ateistti; ama bu onun Tanrı-tanımaz olduğunu göstermiyor. Ahlâkî, terbiye ve teoloji alanlarındaki eserlerinde bunu görürsünüz. Ancak fizik yaparken Tanrı'yı işin için katmanın gereksiz olduğunu düşünüyor ki, bu kendi kültürünün geçmişi dikkate alındığında anlamlı hale gelir. Beşerî bilgi değişir; her değişimde Tanrı'nın ve tanrısal olanların da yeri değişmek zorunda kalacaktır. Bu, Tanrı tasavvurunu tahrip eder. Bu konuda, İsmet Özel'den mülhem verdiğim bir örnek var: Pierre Simon Laplace'ın, daha sonra Alman filozofu Kant'ın adıyla birlikle anılan kuramını ele aldığı Exposition du Système du Monde [Alem sisteminin açıklanması] adlı eserini Napolyon'a sunması olayı. Napolyon, eseri okuduktan sonra Laplace'a şöyle der: "Kuramın'da Tanrı'yı göremedim; Tanrı bu kuramın neresinde?" Laplace yanıt verir: "Kuramımda, Tanrı'ya gereksinim duymadım." Laplace'ın Ali Kuşçu ve Napolyon'un Fatih olduğunu düşündüğümüzde Ali Kuşçu -bana kalırsa belirli bir tarihten sonraki pek çok kelâmcı-, Fatih'in sorusuna eminim şöyle bir yanıt verecekti: "Sultanım! Biz sizi mümin bilirdik." Neden Besmele çekilmiş; hamdele, salvele yapılmıştır. Mahsusat üzerindekî makul bilgi artık beşerî sınırlar içinde cereyan eder. Tanrı'yı mahsus ve mevhum bilginin içine katmak olumlu değil olumsuz bir durumdur bizim gelenek için. Kilise alışkanlığının devam ettiği kültürde işler daha da farklıdır. Bizde bilgide a-teist olmanıza gerek yok; zaten teist değiliz.''
''İnsan zihninden, aklından bağımsız saf bir hakikat vardır anlayışı; ve bu hakikatin mahsus - mevhum - makul sürecinde insana verildiği kabulü zihni/aklı bilginin üretiminde etkin kılmaz; işlemci kılar. Hâlbuki zihin - akıl, hatta duyu organlarının ve kullanılan âletlerin yapısı ve sınırları bilginin mütemmim cüzleridir. Kısaca, doğaya ilişkin bilgi hakikat, dış dünya ile itibarın, zihnî/aklî yapıların terkibidir. Burada i. zihin/akıl dış dünyanın bir parçasıdır; en azından dış dünya kavramının içindedir; ii. yalnızca idrak açısından, dış dünyayı idrak ettiğinden dış dünyadan farklıdır; 'dış/hariç' da/de idrak açısındandır. Elbette burada akıllar ve özellikle faal akıl öğretisi dışarıda tutuluyor ve beşerî-insanî anlamda akıl kullanılıyor. Artık hakikati/doğruyu, bilgiyi ne tek başına hariçte, ne de zihinde inşâ etmiyorsunuz; dış ile zihnin, hakikat ile itibarın terkip edildiği yer nefs el-emr'dir ve nefs el-emr bilginin uzayıdır. Artık mevcud, mevcut olarak değil malum olarak önemlidir; yani insanî bilginin konusu kılınarak. Şey, şey olarak değil, malum hale getirilerek bilinir; bu bilgi bir kez hasıl oldu mu artık şey de kendi değildir; kendilik zihne kapanır. Teknik tabirle, artık mevcudatın araz-i zâtiyesini değil, ahvalini bilebilirsiniz.''
''Mevcudiyetin mudrek hale gelmesi müdrik olanın varlığına bağlıdır; idrak eden de insandır. 'Şey', bir alim tarafından, ilimle malum hale getirilir. Şeyiyyeti alime bağlı değilse de malum olması alimin ilmiyledir.''