Oscar Wilde’ın yazdığı tek roman olan Dorian Gray’in Portresi, okuru yalnızca estetik bir dünyanın içine çekmekle kalmıyor, aynı zamanda insan ruhunun karanlık dehlizlerine de bir fener tutuyor. Roman boyunca güzelliğe, gençliğe ve hazza duyulan hastalıklı tutkuyla birlikte bir karakterin nasıl yavaş yavaş yok oluşuna tanıklık ediyoruz ancak bu yok oluş yalnızca bir bireyin değil, aynı zamanda bir çağın bir anlayışın ve belki de bizim içimizde sakladığımız küçük kötülüklerin hikayesi. Dorian Gray başta masum hayranlık uyandıran bir figür ama Basil’in fırçasından çıkan o muazzam portre, Dorian’ın yaşamının dönüm noktası oluyor. Güzelliğinin sonsuza dek sürmesini dilemesiyle birlikte başlayan o görünmez anlaşma, aslında ruhunu zamana karşı ipotek etmesi gibi. Ne kadar haz alırsa alsın, ne kadar arzuya ulaşırsa ulaşsın, hiçbir an tatmin etmiyor onu çünkü haz, ruhun boşluklarını dolduramaz; sadece öteler ve Dorian, sürekli öteye itildikçe daha da karanlıklaşıyor.
Wilde, roman boyunca okuyucusunu pasif bir gözlemci konumundan çıkarıp karakterlerin ruh hallerini sorgulayan bir tanığa dönüştürüyor. Lord Henry’nin aforizmaları sadece Dorian’ı değil, bizi de dönüştürüyor çünkü Henry’nin sesi, içimizde bastırdığımız arzulara fısıldıyor. Akıl ve vicdan arasında kalan okur neye inanacağını şaşırıyor. Bu da Wilde’ın dehası zaten hiçbir karakteri tam anlamıyla kutsamıyor ya da şeytanlaştırmıyor. Onları bizim yargımıza bırakıyor. Kimin iyi kimin kötü olduğuna karar vermek bize düşüyor ama çoğu zaman elimiz titriyor. Dorian, Basil’i öldürdüğünde sadece bir dostu değil, içindeki son iyilik kırıntısını da boğuyor çünkü Basil’in varlığı ona her seferinde başka bir yol olduğunu hatırlatıyor ve Dorian artık başka yolları duymak istemiyor. Kendisine yalan söylemeyi, başkalarının