Bir zamanlar, adı unutulmuş bir çağda, insanların kalplerinin gökyüzüne bağlı olduğuna inanılan bir diyar vardı. Bu diyarda herkes doğduğunda göğsünün tam ortasında görünmeyen bir ip olurdu. Bu ip, gece olunca gökyüzünde bir yıldıza bağlanırdı. O yıldız ne kadar parlaksa, insanın içi de o kadar dolu, o kadar canlı olurdu.
Ama bir kural vardı:
Kim kendini inkâr ederse, yıldızı yavaş yavaş sönerdi.
Bu hikâye, yıldızı sönmeye başlayan bir kızın hikâyesi.
Adı Lira’ydı.
Lira küçükken çok hisseden biriydi. Yağmur yağdığında sadece ıslanmazdı, içi de yağardı. Birine sarıldığında sadece dokunmazdı, o kişinin yalnızlığını da hissederdi. İnsanlar onun bu halini önce “özel” buldular… sonra “fazla” buldular.
“Bu kadar hissetme.” dediler.
“Yorucu.” dediler.
“Güçlü ol biraz.”
Lira bir gün aynaya baktı ve ilk defa kendinden utandı.
O günden sonra kalbini kısmaya başladı.
Ağlamak istediğinde dişini sıktı.
Sevdiğinde belli etmedi.
Kırıldığında sustu.
Ve her sustuğunda, gökyüzündeki yıldızı biraz daha soldu.
Ama Lira bunu bilmiyordu.
Ta ki bir gece… gökyüzüne baktığında yıldızını neredeyse seçemeyene kadar.
İlk defa korktu.
“Ben… kayboluyor muyum?” diye fısıldadı.
O gece uyuyamadı. İçinde garip bir boşluk vardı. Sanki bir şey eksilmişti ama ne olduğunu bilmiyordu. Sabah olunca ormana doğru yürümeye başladı. Neden gittiğini bilmiyordu, sadece içindeki bir ses “git” diyordu.
Ormanın en derininde, eski bir su aynası buldu. Yüzeyi cam gibi durgundu. Lira eğilip baktığında kendi yüzünü değil… çocukluğunu gördü.
Küçük Lira, yağmurda dönüyordu. Gülüyordu.
Ağlıyordu.
Seviyordu.
Hiç saklamıyordu.
Lira geri çekildi.
“Bu ben değilim artık…” dedi.
Tam o anda su dalgalandı. İçinden yaşlı bir kadın sesi yükseldi:
“Hayır. Bu senin en gerçek halin.”
Lira titredi.
“Ben böyle olunca insanlar beni