İnsanın en büyük yorgunluğu her şeyi kontrol etmeye çalışmak. Kitap aslında bırakmayı anlatıyor ama pes etmek anlamında değil. Daha çok kendinle, geçmişinle, insanların davranışlarıyla, hayatın akışıyla sürekli kavga etmeyi bırakmayı anlatıyor. Çünkü insan her şeye direnince sertleşiyor, sertleştikçe kırılıyor. Kitabın ana fikri de tam burada başlıyor. Bazen iyileşmek savaşarak değil, kabullenerek oluyor.
Hayatla sürekli kavga ederek huzur bulunmuyor. Her şeyi kontrol etmeye çalıştıkça insan kendini kaybediyor. Bazen en büyük güç, geri çekilmek. En büyük olgunluk ise bazı şeyleri sorgulamadan kabul edebilmek. Çünkü her savaş kazanılmak zorunda değil. Bazı savaşlar sadece insanı tüketiyor.
Akışına bırakmak aslında umursamamak değildir. Kendini hayatın önüne siper etmeyi bırakmaktır.
Sessizce...
Sessizlik Ama boş bir sessizlik değil. İnsanların söyleyemediği şeylerin sessizliği. İçine attığı yorgunlukların, korkuların, kırgınlıkların sessizliği. Bu yüzden kitap bana şunu düşündürdü: İnsan bazen dünyanın gürültüsünden değil, kendi zihninin bitmeyen savaşından yoruluyor. Sürekli güçlü olmaya çalışmak, her şeyi düzeltmeye uğraşmak, herkesi anlamaya çalışmak… Bir noktadan sonra ruh yoruluyor. Çünkü bazı şeyler çözülmez, sadece geçer. Bazı insanlar değişmez. Bazı soruların cevabı yoktur. Ve insan bunu kabul ettiğinde hafiflemeye başlar.