İntihar… İnsan zihninin en karanlık köşesinde duran ama aynı zamanda en dürüst sorulardan birini barındıran o kelime. Belki de mesele ölmek istemek değil yaşamanın yükünü, anlamını, ağırlığını sorgulamak. Çünkü insan, ancak yaşamakla ilgili derin bir problemi olduğunda yokluğu düşünür.
Bazen düşünüyorum insan neden bu kadar bilinçli yaratıldı? Bir taş gibi sadece var olabilseydik, bir ağaç gibi sadece büyüyebilseydik… Bu kadar sorgulamazdık. Ama biz, her şeyin farkındayız. Zamanın geçtiğini, her şeyin biteceğini, sevdiklerimizin bir gün yok olacağını biliyoruz. Ve belki de intihar düşüncesi tam burada doğuyor Bu kadar farkındalıkla nasıl yaşanır?
Yaşamaya değer mi?”
insan, yaşamak zorunda bırakılmış bir varlık gibi hissedebiliyor bazen. Doğmayı seçmedik ama yaşamayı sürdürmek zorundayız. İşte bu noktada intihar, bir kaçış değil, bir seçim yanılsaması gibi duruyor. Kontrol hissini geri kazanma çabası…
İntiharı düşünebilen zihin, aynı zamanda anlam yaratabilecek tek zihin. Yani insan, yokluğu düşünebildiği kadar varlığa da anlam yükleyebilir. Bu bir çelişki değil, bir kapı aslında.
Bazen insan yorulmuyor hayattan, hayata yüklediği anlamdan yoruluyor. Sürekli güçlü olmak zorunda kalmaktan, sürekli bir şey başarmak zorundaymış gibi hissetmekten Sanki yaşamak bir yarış ve biz hep geç kalmışız gibi. İşte o anlarda, insan durmak istiyor. Ama durmak ile yok olmak birbirine karışıyor İnsan ölmek istemiyor. Sadece şu anki haliyle yaşamaya devam etmek istemiyor.
Bazen sadece bir düşünceyi, bir yükü, bir kimliği bırakmak gerekiyor. Ama insan bunu ayırt edemediğinde, en büyük çözümü en kesin son sanabiliyor.