Menfaat... Bu tek kelimelik dünya, cebinde unutulmuş paslı bir madeni para gibi soğuk, köşeli ve ağırdı...
Dün gece, kütüphanemin o tozlu köşesinde, yıllar evvel okuduğum ve sonra unutup gittiğim bir deneme kitabının sararmış sayfalarına takıldı gözlerim. Yazar, insan ilişkilerini, hiç bitmeyen, görünmez bir pazar yerine benzetiyordu. Her gülümsemenin ardında bir beklenti, her el uzatmanın altında bir hesap, her tesellinin kıyısında bir tatmin arayışı...
İnsanların o telaşlı, o her şeyi ince ince tartan ve biçen dünyasında, terazinin kefelerine koydukları o zavallı ağırlık. Birinin diğerine değme, dokunma ihtimalini bile bir hesaba, bir kazanca bağlayan o amansız düzenden söz ediyorum. Ne tuhaf, değil mi?
Bahçesindeki güllerin kokusunu bile satılık bir metaya dönüştürmeye çalışan bu çağda, hesapsızca üşümek, hiçbir karşılık beklemeden bir sokak lambasının solgun ışığına sığınmak ne büyük bir lüks oysa...
Zekamın beni her türlü kirden arındıracağını sandığım o gençlik yıllarımın safsatalarını bayat bir çay bardağında eritirken anladım ki, menfaat sadece maddi değildir. Ruhumuzun derinliklerinde yankılanan, "bana ne katacak?" sorusu, çoğu zaman bir fısıltı gibi başlar, sonra bir uğultuya, nihayetinde ise hayatımızın fon müziğine dönüşür. Bir dostluğun sıcaklığında, bir aşkın alevinde, hatta bir acının paylaşımında bile, o incecik, görünmez ipliklerin dans ettiğini görmek, insana kendi mağrur yalnızlığını daha derinden hissettirir. Herkesin kendi tiyatrosunda oynadığı bir rol var ve çoğu zaman, o rolün perdesi ardında, kendimize bile itiraf edemediğimiz bir menfaat gizleniyor. Karşıdakinin gülüşü, bize kendi varoluşumuzun ne kadar değerli olduğunu fısıldıyorsa, bu da bir tür menfaattir aslında...
Sokaklarda yürürken gölgeme bakarım bazen, o bile bir şey beklemez, sadece