Gölgenin peşinde XII
Ramço, Şuuri'den aldığı güvenle birden ayaklanıp atıldı; "Ehhh, yetti be... Şuuri dayı demiyor mu lan. Gel yat burada demiyor mu? Karnını doyur demiyor mu?" "Bas git lan" diye gürledi Apo, aksak bacak hücum edecek oldu; "Şimdi alırım ayağımın altına. "Durun ulan" diye çıkıştı Şuuri. Alnının damarları şişip kızardı. "Başlatmayın şimdi sülalenizden" İskemleden kalkmadan gövdesini Apoya dönüp; Elin garibine ne uyuyorsun Aslanım, hesabı senden mi sorulur? Duymayayım bir daha" Sonra Ramçoya; "Sen de doğru dur bakayım, işte o kadar" Ramço, biçimsiz kafasını önüne döküp usulca çıktı. Nöbetine gitti. Sonradan öğrendiğime göre Ramço'un nöbet dediği şey, gecenin körlerine kadar sokaklarda avare gezmek, şurada burada oturmak, kendi kendiyle hasbihal etmek, şarkı söylemekdi. Sinema, saatler boyu dolup - boşalmaya devam ederken, ruhumun ev ve eski han mengenesi arasında ezildiğini hissediyordum. Mehmet'i bir cenaze seremonisi ortasında düşlerken, tepeden tırnağa bir merak içinde olsam da elim telefona gitmiyordu. Onu hatırladıkça, gece yarısı o telefonu aldığımda hissettiğim o korkuyu ve öfkeyi duyumsuyordum. Nedensizdi, ayıptı hatta komikti böyle hissetmek. Ama tanıdıktı işte, üzerimde olmasından tiksinmiyordum. Açlığımı duyumsamaya başladığımda, kendimi büsbütün insanları gözlemeye verdim. Nihayet açlığım kulak tıkanmaz hale gelecek, bu da utanma duygu körleyecekti nasılsa. Apo'un sobası odun yuttukça demir bir kor gibi kıpkızıl yanıp parlıyor fakat ateşini salonun kuytularına uzatamadığından, girip çıkanlar çoğunlukla ocağın ve sobanın kıyısına çörekleniyordu. Salonun caddeye bakan tarafını boydan boya örten pencerede, kombilir kaç sene evvel asılıp gerilmiş, yağ ve is içinde kalmış krem rengi bir perde örtüyordu. Yer yer kurtlanıp çürümüş eski ahşap tabanlar, ziftle
Sabah olsam pazar olurdum Öğün olsam kahvaltı Su olsam çay Un olsam ekmek Yaş olsam Çoçuk olurdum
Duygu ve Düşünce
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Funda'dan...
Meskun mahalde sev beni; ihbar etsinler, tutuklasınlar, suçumuz aşk olsun...
sen beni öpersen belki de ben fransız olurum şehre inerim bir sinema yağmura çalar otomobil icad olunur, zarifoğlu ölür dünyadaki tüm zenciler kırk yaşından büyüktür. -senegalliler dahil değil sen beni öpersen belki de bulvarlar iltihablanır çağdaş coğrafyalarda üretir cesetlerini siyaset bilimi o vakit bir sufiyi darplarla gebertebilirsin hayat bir yanıyla güzeldir canım, sen de güzelsin -yoksa seni rahatsız mı ettim? sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim elbette gayet rasyoneldir attan atlamak -freud diye bir şey yoktur. sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün. -haydi iç de çay koyayım. Onur Ünlü (Ah Muhsin Ünlü)
Karma nedir?
Varoluşsal Bir Gasp: Başkasının Sınavını Çalmak Şimdi kendini bu varoluşun içinde bir bakkal dükkânı sahibi gibi düşün. Emeğin, çabanın ve terin kutsiyetini reddeden; ailesine, kendine ve hayata karşı sorumluluk almaktan kaçınan birine, sırf "merhamet" ya da "bağ" adına veresiye bir hesap açıyorsun. Ekmek, çay, şeker, un… Talepler bitmiyor, sen verdikçe o kendi konfor alanının kalın duvarlarını örüyor. Helvasını karıp zahmetsizce yiyen bu kişi, yaşamını bir asalak formunda sürdürmeye başlıyor. Peki, burada asıl suçlu kim? İstemeyi hak sayan mı, yoksa vermeyi erdem sanan mı? Felsefi açıdan baktığımızda, Jean-Paul Sartre’ın varoluşçuluğu bize insanın eylemleriyle kendini var ettiğini söyler. İnsan özgürdür ve bu özgürlüğün bedeli, eylemlerinin sorumluluğunu almaktır. Sen, o kişinin ihtiyaçlarını o daha talep etmeden ya da bedelini ödemesine fırsat vermeden karşıladığında, ontolojik bir cinayet işliyorsun. Onun varoluşsal yükünü omuzlarından alarak, aslında onun insan olma, hata yapma, düşme ve düştüğü yerden güçlenerek kalkma hakkını elinden alıyorsun. "Kişinin kendi yolunu yürümesine engel olan en büyük taş, başkasının onun adına taşıdığı yüklerdir." Onun bu hayattaki sınavı, dersi ya da görevi artık her ne ise; kendi sorumluluğunu alıp çalışmak, üretmek ve ayakta kalmaktır. Ama o bunu yapmıyor. Neden yapsın ki? Onun bu eylemsizliğini sürdürebilmesi için gereken yaşam destek ünitesinin fişi senin ellerinde. Sen bu düzeni kurdukça, onun tekâmülünü durduruyorsun. Psikolojinin ve Sosyolojinin Laboratuvarında "Öğrenilmiş Çaresizlik" Sosyolojik ve psikolojik bağlamda bu durum, toplumların ve mikro-toplulukların (ailelerin) nasıl çürüdüğünün en net kanıtıdır. Psikoloji bilimi bunu "öğrenilmiş çaresizlik" ve "kodependency" (eşbağımlılık) olarak tanımlar. Sen vererek
Hayata Dair
"Yanlış pencereden bekliyorsun kışı; Ama yine de sana dokunup güzelliğini bozmayacağım. Biliyor musun, Köprücük kemiğini süsleyen bir kaç ben için bile sevebilirdim seni.. Neyse, çay koyuyorum.." Ah Muhsin Ünlü
Şiir