<<Râbıta-i Şerife>> risâlesi elime verdikten bir müddet sonra sualleri:
<<- Namaza ne vakit başlayacaksın?>>
Bu sual, cevabı bakımından beni şaşırtmamıştı. Zaten içimden kurmuştum. Ramazana bir, bir buçuk ay kadar bir zaman vardı. Ramazanda başlamayı düşünüyordum.
- Ramazanda başlayacağım efendim.
<< - Hayır; 14 Şaban günü başla!>>
Berat gecesini kastediyorlardı; her yıl, her ferde beratının verildiği mübarek gece...
Hazret-i İsâ hakkında ne buyurursunuz?
<<- Babasız Hak Peygamber...>>
Ve sükût...
- Peygamberimize nispetle farkları?
<<- Büyük...>>
Ve sükût...
- Ne gibi?..
<<- Hazret-i İsâ melekiyette en üstün derecedeydi; o'na nispetle bir eksiği vardı.>>
Ve sükût..
- Neydi eksiği efendim?
<<- Beşeriyeti!..>>
Bu son cevap ,hakikat örsünün üstüne bir balyoz gibi inmişti:
Melekiyette en ileri, fakat meleğin secde ettiği beşeriyette, O'na nisbetle eksik, babasız Hak Peygamber İsâ Aleyhisselâm...
<<Hatarât>> kalbe ânî olarak iniveren, ters fikirlere, zıd mânalara, musallat vehimlere, boğucu hayâllere deniliyor. Ve yola girenlerde mutlaka bu başlıyor; ve onun nasıl murakabe ve idare edileceğini de bilmek gerekiyor.
İşte size, hastalığımla alâkalı bir yol hususiyeti!.. Şu var ki benimki bir maraz, belki de bu halle karışık bir marazken nitekim sonradan maraz gidip hatarât devam etti- o, yolun başındakilere mahsus bir hâl... Ruhun esrarlı yapısına bağlı, ruhu bütün (anti -tez) aks-i dâvalarıyle çalkalandırma hali...
Salik (bir yola giren), işte bu <<hatarât>>ı ezip koğmak, tarikat tâbiriyle nefyetmek borcunda... Yunus'un <<zehirle pişmiş aş'ı yemeğe kim gelir?>> dediği bu iş, kolay değil... <<Hatarât>>ın içinde, Allah'ı inkârdan nice küfürlere kadar türlüsü vardır; ve şunu da belirtelim ki, onlar, imanın kuvveti nispetinde gelir ve korkulacak, değer verilecek şeyler değillerdir.
İşte, ateşten harflerle beynimi dağlayarak söyledikleri ilk fikir:
- Bu iş kitapla olmaz. Akılla da varılmaz... Hiç yemeğin lezzeti çatal bıçakla aranıp bulunabilir mi?-