Sınıf mücadeleleri ile belirlenen ortamlar, liberalizmi de, demokrasiyi de, burjuva ideolojisinin ayırt edici unsurları olmaktan çıkarmıştır. Bunları, içeriğini ve düzeyini egemen ideoloji ile resmi ideolojinin belirlediği ikincil unsurlar durumuna getirmiştir. İlginç bir örneğini verebileceğimi sanıyorum. Thomas Paine, tarihin tanık olduğu en saf ve ileri burjuva devrimcilerinden biriydi. Bir dönem, hep sonuna kadar gitmek istedi. 1770'lerde Amerikan Devrimi'ne katıldı ve bu devrimin en "sol" unsurları arasında yer aldı. Ama aynı Paine yaklaşık 20 yıl sonraki Büyük Fransız Devrimi'nde hiç de eski konumunda değildir: "Anarşiden hoşlanacağım çağı çoktan geçtim. Örgütlü bir düşmanla mücadele ediyoruz. Halk bir örgüt değildir. Ayak takımıdır. Ayak takımı da demokrasiyi gerçekleştiremez."
Öyle anlaşılıyor ki, Paris'in baldırı çıplakları, yeni kıtadaki uçsuz bucaksız toprakları düşleyen koloni çiftçilerine göre Paine'e hayli ürkütücü geliyor ve bu burjuva demokratını Jirondenlerin yanına itiyor. Her yerde, hep böyle olmuştur. Türkiye'de 1970'te Bağdat Caddesi'nin, 1980'de ise Izmir'in en liberal ve demokrat burjuvaları bile, 15-16 Haziran ve Tariş direnişlerinden dehşete kapılmışlardır. Sınıf mücadelesi, özel uğraklarda her zaman fazlasıyla belirleyicidir.