“Aşk hiçbir zaman doğal nedenlerle ölmez. Ölür, çünkü biz onun kaynağını beslemeyi bilmeyiz; körlük ve hatalar ve ihanetler yüzünden ölür. Hastalıklardan, aldığı yaralardan ölür; bıkkınlıktan, bakımsızlıktan, susuzluktan, donukluktan ölür, ama asla doğal nedenlerle değil. Her aşık, kendi aşkının katili olarak mahkemeye çıkarılmalıydı. Bir şey seni incittiği, üzdüğü zaman, hemen onu bertaraf etmeye, değiştirmeye koşuyorum; kendimi senin yerine koymaya, senin gibi hissetmeye koşuyorum, sense sabırsız bir el hareketiyle sırtını dönüyor, anlamıyorum, diyorsun.”
“Ben kadere inanmam. Herkesin içinde bir kişilik kalıbı, bir karakter şablonu vardır; onu keşfetmek ve değiştirmek, elimizdedir. Kaderin kurbanları olduğumuza yalnızca romantikler inanır.”
“Arzu ediyorsanız beni hayallerim için, serseriliğin bu en çılgın türü için tutuklayabilirsiniz, çünkü o bir hücre... Her şeyin doğduğu gizemli, korunaklı, doğurgan hücre; insanoğlunun başardığı her şey, o küçücük hücreden türedi.”
Anais Nin'in tüm romanlarında olduğu gibi Dört Odalı Kalp'te de aşkın karmaşıklığına duyulan bir gizli inanç söz konusudur. Djuna'nın sorgulamaları kadınca saflığın ya da duygulanmaların değil, hayata incelikli bir yerden bakan bir kahramanın düşüncelerini içerir.
"İçsel Kentler" serisinin ilk iki romanı, Ateş Merdivenleri ve Albatrosun Çocukları da aynı duygularla örülüdür.