Spoiler içerir!
Yolunu gözlememe değdi, özlemişim bu kalemi, üslûbu...
Mekke ve Medine'ye gönül bağını ve hizmetkârlığı ifade eden surre alayı beş yıldır kutsal topraklara gidemiyordur. Halifelik makamının hamisi beş yıldır kutsal topraklara gidemiyor, ötesi var mı? Bu durum, ülkenin gelişmesi için çırpınan, ıslahat üstüne ıslahat yapan ve birilerinin çıkarlarına çomak sokan ve bu nedenle gâvur padişah olarak anılan Sultan Mahmut'un uykularını kaçırıyor. Netice itibariyle bir alay hazırlanmasını emir veriyor. Böylece başlamış oluyor hikâye.
Sayfalar ilerledikçe beş yıldır neden kutsal topraklardan uzak kalındığı irdeleniyor. Uzak kalındı, çünkü bir Vehhabi - Suudi tehlikesi kol geziyordu. İnsanları bidatlar ile yaşamakla kınayan Vehhabilik mezhebinin kurucusunun bidatlarla bezeli dünyasına ve Suudileri etkileyip siyasi bir güç haline gelen yaşantısına dair bir özet bilgi veriyor yazar. Aslında Doğu toplumunun tipik hatası var bu mezhebin kuruluşunda. Bunu da hikâye etmiş. Bir olayın yanlış olduğuna dair söz söyleyince, bulunduğu toplumdan hakaret ve dayaklarla kovuluyor, Vehhabilik mezhebinin kurucusu. Dinlemek yok, anlamak yok, eleştiriye, farklı bir fikre tahammül yok. İşte bu yok'lar yeni sorunlar dünyası oluşturuyor. Gittikçe sapkın bir hâl alıyor, ilk başlardaki elle tutulur düşünceler. Elle tutulur olması da anlayış farkından kaynaklı. Oturulup konuşulşa, rahatsız olunan konu üzerine tartışılsa belki de maksat hâsıl olacak. Ama maalesef. Bir yanlış bin sorun doğuruyor ve tarumar oluyor kutsal topraklar. Tabii burada Osmanlı devletlülerine de bir serzeniş söz konusu. Neden yalnız bıraktınız kutsal toprakları? Üç beş başkaldırana neden ses çıkarmadınız da bir çığa dönüşmelerine sebep oldunuz? İşte buna değindikten sonra devam ediyor hikâye. Bir aşk, bir cinayet,
Nietzsche diyor ki;
"İnsanın kendine dayanabilmesi ve boşluğa düşmemesi için kendini gerçekten sevmesi gerekir." Her şey insanın kendini sevebilmesi ile başlar. Çünkü içinde olmayan şeyi başkasına veremez insan. Çünkü boşluğa düşmemek için kendine tutunabilmelidir en çok.
Tarık Buğra, 'Yalnızlar' adlı eserinde şöyle der: "İnsanın içinde bir şey vardır, bir şey. Kopar mı, kırılır mı, zedelenir mi? Bir şey olur işte... Ondan sonra dünyaları versen de o, o ışığı, o cıvıltıyı bulamazsın artık." dediği yer tam da burası olsa gerek...😞😞😞