Osman Balcıgil, Yeşil Mürekkep ile sadece bir yazarın biyografisini sunmuyor; Sabahattin Ali şahsında, Türk aydınının devletle, aşkla ve kendi iç dünyasıyla olan ezeli kavgasını bir anlatıya dönüştürüyor. Romanı bitirdiğimde, Ali’nin hayatının Türkiye’nin geçmişinin bir aynası, ve bir "manifesto" metni olduğunu bir kez daha anladım.
Roman, Ali’nin Almanya yıllarına yaptığı projeksiyonlarla onun dünya görüşünün nasıl temellendiğini gösteriyor. Almanya yıllarında kısa bir Alman tarihi de görüyoruz. Hitler’in iktidar yürüyüşünün temellerinin atıldığı o yıllar, aşırı milliyetçi Alman halkı.. O satırları okurken Hitler’i, Trump’ı ve başka malum şahısları iktidara getiren halkı düşündüm.. Demokrasi böyle bir şey mi gerçekten! Ciddi anlamda bu hususun sosyolojik açıdan incelemesi gerektiğini düşünüyorum.
Neyse dönelim hikayeye…
Avrupa’nın o dönemki kaynayan kazanında, dünya edebiyatını ve sosyalizmi tanırken yaşadığı o kültürel şok, Türkiye’ye döndüğündeki "öğretmenlik" yıllarının da karakterini belirliyor. Aydın ve Konya’daki öğretmenlik günlerinde, bürokratik engeller ve "ihbarlar" gölgesinde verdiği mücadele, onun sadece bir edebiyatçı değil, bir aksiyon adamı olduğunun da kanıtı.
Balcıgil, dönemin siyasi yapısını ve İkinci Dünya Savaşı’nın Türkiye üzerindeki ağır baskısını romanın arka fonuna harika yerleştirmiş.
Romanın en zarif tarafı, Ali’nin eserlerini yazma aşamaları ile hayatına giren kadınlar arasındaki bağı kurması. Aliye Hanım’a olan aşkı bir yanda, zihnini meşgul eden platonik ya da ideolojik etkilenmeler diğer yanda... (Gerçi Aliye Hanım’a gelene kadar pek çok kez aşık oldu Ali. Bu yönüyle bana Nazım’ı hatırlattı. :) ) Kürk Mantolu Madonna’daki Maria Puder’in hangi hatıranın hayatına yansıması olduğu, Kuyucaklı Yusuf’un o sessiz öfkesinin hangi Anadolu