Bugün size sadece bir kitap kahramanını değil, hayran kaldığım gerçek bir kadını, Celile'yi anlatmak istiyorum. Osman Balcıgil öyle bir anlatmış ki, kitabı bitirdiğimde sanki Celile Hanım'la karşılıklı kahve içmişiz gibi hissettim.
Biliyorsunuz, o meşhur Nâzım Hikmet’in annesi. Ama aslında çok daha fazlası... Saray çevresinde doğmuş, tam bir aristokrat. Ama o, konforlu hayatına yaslanıp oturmak yerine tutkularının peşinden gitmiş. Düşünsenize, o devirde kalkıp Paris’e gidiyor, eğitim alıyor ve Türkiye’nin ilk kadın nü ressamlarından biri oluyor.
Tabuları yıkmak tam da böyle bir şey!
Kitabı okurken bir yandan Osmanlı’nın o hüzünlü çöküşünü, bir yandan da Cumhuriyet’in heyecanlı kuruluşunu iliklerime kadar hissettim. Celile, bu iki dünyanın arasında dimdik duran o köprü gibi.
Tabii bir de o meşhur aşk var... Yahya Kemal. Edebiyatımızın o dev ismiyle yaşadığı tutkulu ama bir o kadar da yakan aşkı okurken "Ah be Celile!" demeden edemedim. Ama beni asıl vuran, o asil kadının oğlu Nâzım için her şeyi elinin tersiyle itmesi oldu. Oğlu hapisteyken, görmeyen gözleriyle Galata Köprüsü’nde açlık grevi yapacak kadar devleşen, korkusuz bir anne o.
Kısacası Celile; aşkı, sanatı ve evladı için dünyayı karşısına alan bir kadının manifestosu gibi. İncelememi bitirirken Yahya Kemal’in o limandan gidişini izlerken yazdığı, ama aslında Celile'nin ruhunun özgürlüğe kaçışını anlatan o efsane dizeler dolandı dilime...
"Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Çok seneler geçti; dönen yok seferinden."