• Kalbim ona bin kez adieu diyor! Oysa o beni görmüyor! Fayton hareket edip giderken, gözlerim doluyor. Arkasından bakıyorum ve Lotte'nin arabanın kapısından dışarıya çıkan şapkasını görüyorum, bakmak için arkaya dönüyor, oh yoksa bana mı? --Dostum, bu çelişki içinde gidip geliyorum; benim avuntum da bu...
  • 168 syf.
    ·5 günde·8/10
    Meriçin yazarken haz duyduğunu düşünüyorum. Resmen üslubu haykırıyor bunu, kitap boyunca bir sihirbazı şaşkınlıkla seyreder gibi okudum Meriç'in cümlelerini. Bu üslup ile yavan bir fıkra yazsa belki gülmem ama ayakta alkışlarım.

    Neyse gelelim kitaba, iki bölümden oluşan bir kitap yazmış Meriç. İlk bölüm batı ve batının buhranları.... Meriç'in met ettiği bir batı var, birde facia olarak gördüğü bir batı. ''Asyanın gerilmesi yoktur güneş yükselince yıldızların sönmesi vardır'' demesi şaşırtıcıydı. Böyle şaşalı bir methiyeden bir kaç sayfa sonra sadece kendini düşünen, intihar heyezanları içersinde yaşayan ve yaşamakta anlam bulamayan batıyı anlatıyor Camus üzerinden. Çelişki mi?? Meriç'in sayfaları birbiriyle çelişir genelde, okuyucuları bilecektir bu durumu. Lakin ben geniş bakmasının bir fazileti olarak yorumluyorum bu ikilemleri. Belkide yanılıyorum??

    İkinci perdede ise Osmanlının son dönemine parmak basıyor Meriç. Cevdet Paşa etkisi bariz hissediliyor. İktisadi olarak yorulan Osmanlının batıya meyili ve bu durumun getirdiği yanlışlar.. . Bu ülke kitabında ''koca imparatorluğu paşa babaları batırdı'' derken neyi kast ettiğini anlıyorum artık. Özellikle Mithat paşanın yaptıkları, Abdülaziz'in yalnızlığı ve Abdulhamidin zekice politikasını güzel anlatmış kitap.

    Evet neyse toparlayalım. Osmanlının son dönemini, batının çelişkili hareketlerini, batının buhranını, büyük padişah Abdülhamid'i ve "geç bunları" diyorsanız sırf Cemil Meriçin üslubu için okunabilir, tavsiyemizdir. Cemil Meriç Ahmed Cevdet Paşa Bir Facianın Hikayesi Bu Ülke
  • Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf mücadelelerinin tarihidir. Özgür insanlarla köleler, patrisyenlerle plebler, baronlar ve serfler, lonca mensubu yurttaşlarla kalfalar, kısacası ezenlerle ezilenler arasında her zaman çelişki vardı, bunlar birbirlerine karşı kâh gizli kâh açık kesintisiz bir mücadele yürüttüler, her defasında tüm toplumun devrimci bir dönüşümüyle veya mücadele eden sınıfların beraberce çöküşüyle sonuçlanan bir mücadeleydi bu.
    ..
  • 163 syf.
    ·3 günde·10/10
    ** spoiler alert ** Sabahattin Ali’nin kendi yaşamındaki pasajları da dolaylı olarak içinde bulunduran modern zamanın en popüler kitapları arasında yer alan Kürk Mantolu Madonna’da yazarın hayat çizgisinde deneyimlediği “kendini ait hissetmeme” olarak bilinen ötekileşmeyi en temel şekilde görebiliyoruz. Kitapta olayları bize anlatan Rasim karakteri ile giriş yapılmaktadır. İş aramakta olan bir genç, şans eseri eski bir arkadaşıyla karşılaşır ve arkadaşı ona iş verir. İş yerinde Raif Efendi ile tanışıp aynı odada çalışan Rasim, günün birinde Raif Efendi’nin ağır şekilde hastalanmasıyla yapılacak işleri onun evine götürür. Gayri ihtiyari eşyalar arasında bir defter dikkatini çeker. Rasim Efendi’nin sobada yakılmasını istediği defteri bin bir ısrarla alır ve okumaya başlar.

    Kitabın ikinci kısmını, anlatıcının defteri okuması oluşturmaktadır. Çocukluğunu ürkek geçiren Raif Efendi, kimseyle iletişim kuramadığı için vaktini kitap okuyarak ve resim yaparak geçirmektedir. Yetişkin hayatına geçiş yapacağı esnada babası tarafından Almanya’ya sabunculuk öğrenmeye gönderilir. Kendini sabunculuk işine hiç yakın görmeyen Raif Efendi ise zamanının çoğunu Berlin’deki müzeleri ve resim galerilerini gezmekle değerlendirir. Bir gün, keşfettiği Kürk Mantolu Madonna tablosunun karşısında yaşadığı coşkuyu saklayamaz. Her gün tabloyu incelemek ve tekrar hayran kalmak için aynı galeriye gider. Tablonun sahibi ve kendini resmeden Maria Puder ile nihayetinde tanışır ve karşılıklı bir aşk vuku bulur. Noel zamanında ikili birlikte olur, devamında geçen sürede Maria Puder şiddetli biçimde hastalanır. Yanı başından ayrılmayan Raif Efendi, beklemediği zamansız bir mektup alır. Mektupta babasının öldüğü yazmaktadır. Büyük bir çelişki yaşamakta olan Raif Efendi, gidip gitmemekte yaşadığı ikilemi bize de yaşatır. Gerçekçi yaklaşımla oluşturulan dünyada Raif Efendi, elbette ki Türkiye’ye döner. Aradan yıllar geçtikten sonra Maria Puder’den mektuplarına cevap alamayınca evlenir ve çocukları olur. Bir gün Ankara’da dolaşırken tren garında, Almanya’dayken pansiyonunda kaldığı Maria Puder’in akrabasıyla karşılaşır. Birkaç üstü kapalı konuşma sonrasında kadın, Maria Puder’in hastalandığını fakat hasta olsa da karnındaki çocuğu doğurduğunu ve babasının da bir Türk olduğunu söyler. Kafasında çocuğun kendisine ait olduğunu anlayan Raif Efendi, kızına bakar. Bütün yılları geride bırakıp geçmişe götüren o an tren hareket eder ve Raif Efendi bu vaziyeti kaldıramayıp deftere tüm yaşadıklarını karalamaya başlar. Raif Efendi’nin neden öyle bir adam olduğunu idrak eden anlatıcı Rasim, defteri vermek için gittiğinde Raif Efendi’nin öldüğü söylenir.

    “Küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar, bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim… Bu hal gerçi birçok fırsatları kaçırmama sebep olurdu, fakat fazlasını isteyerek talihimi ürkütmekten her zaman çekinirdim.”

    Popüler olarak tüketim malzemesi yapılmış olsa da eserin değerinin yüksek olduğunu okuyunca anladım.

    “Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermemiş olduğunu görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey.”

    Şahsen düşündüğümde insanın kendisine, arkadaşlarına, sosyal ortamına ve toplumun tamamına ötekileşmesi uzun bir süreç ve bu gerçekleştiğinde kendini sanata verdiği yadsınamaz bir gerçek haline geliyor. Tabi birine veyahut bir şeye karşı duyduğumuz aşk yoksa kalabalıklarda dikkat çekmeyen, hayalet misali bir yaşama adapte olan kayıp insanlara dönüşüyoruz.

    Birey, bir varlığa karşı duyduğu aşkı yaşadığında tüm benliğiyle kendini sanata adadığında ortaya çıkan eserler eşsiz olmaktadır. Aşk bittiğinde ortaya çıkan yıkım, bireyin kendini buhrana sokmasına ve topluma, hayata öfke duymasına sebep olur. Öfkeyi aktarma kanalı herkes için farklı olmuştur.

    “Bu hareketsizliğin, korkuya dayanan bu tereddüdün daha zararlı olduğunu, insan münasebetlerinde bir noktada taş kesilmiş gibi kalınamayacağını, ileriye atılmayan her adımın insanı geriye götürdüğünü ve yaklaştırmayan anların muhakkak uzaklaştırdığını karanlık bir şekilde seziyor ve içimde sessizce yanan, fakat günden güne büyüyen bir endişenin yer etmeye başladığını hissediyordum. “

    Tuba Ünsal'ın başrolde olduğu tiyatro oyunu; kitabı, karakterin duygu hallerini yeterince iyi yansıtmıştı. Şu sıralarda çekilecek olan uluslararası oyuncuların oynadığı sinema filmi de umuyorum ki başarılı olacaktır.
  • Umudun bittiği yerde hayat başlar!
  • İnsan hem yapan hem bozan, hem seven hem kıran bir varlıktır. Bu çelişki onun, kendisini ve diğer insanları anlayabilmesini güçleştiren en önemli etmenlerden biri olmuştur.