Öyle bir nefret
Bir insandan ne kadar nefret edilebilirse...
Duygu ve Düşünce
Bir mekân ve ruh hâli olarak İstanbul
Şans ve Dans’ta İstanbul yalnızca olayların geçtiği bir şehir değildir. Aynı zamanda duygusal bir coğrafyadır. Karakterler sokaklardan, evlerden, anılardan, suskunluklardan ve yarım kalmış konuşmalardan geçer. Ama bütün bunların arkasında İstanbul hep vardır — bazen görünür, bazen yalnızca hissedilir. Benim için romandaki İstanbul bir kartpostal değildir. Yalnızca nostalji değildir. Yalnızca güzellik değildir. Yalnızca yalnızlık da değildir. İnsanların geçmişlerini yanlarında taşıdıkları bir yerdir. İstanbul; hafızanın geri döndüğü, eski seçimlerin hâlâ sonuçlar doğurduğu, dostluğun, kaybın, aşkın ve pişmanlığın gündelik hayatın içinde yankılanmaya devam ettiği bir alana dönüşür. Şehir yaşanabilir, tanıdık ve sıcaktır — ama aynı zamanda sessizce yabancılaşmıştır. Bu çelişki önemlidir. Çünkü birçok insan şehirleri tam da böyle yaşar: çok iyi bildiği, ama yine de kendisine, başkalarına ve bir zamanlar hayal ettiği hayata uzak hissedebildiği yerler olarak. Şans ve Dans’ta İstanbul yalnızca hikâyenin arka planı değildir. Romanın duygusal ritminin bir parçasıdır. Hafızanın şehri. Şansın şehri. Gecikmiş konuşmaların şehri. İnsanların hâlâ ikinci bir ihtimal bulabileceği şehir.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
İçimde mutluluğun ön sezileri var.
1000Kitap
En basit bir duygu bile zamanla oluşur. Aniden oluşan duygular geçici olur. Zamanla elde edilen her bir duygu alışkanlığa dönüşür. Her bir alışkanlık bağımlılık yapar. Kendi doğallını yitirir. Hangisi daha samimi bilinmez ama gerçekler her zaman gizli kalır.
"NESH" OLGUSU ve TARİHSELCİLİK...
Mustafa Öztürk, tarihselciliğini temellendirmek için “nesh” olgusunu merkeze alır. Ona göre ilk Müslüman nesil, Kur’ân hükümlerini bugünkü okuyucu gibi tamamlanmış bir mushafın içinde yan yana duran âyetler olarak değil, yirmi üç yıllık bir hayat akışı içinde, olaylarla birlikte ve kronolojik olarak tecrübe etmiştir. Bu yüzden sahabe, farklı zamanlarda gelen farklı hükümleri teorik bir problem veya metin içi çelişki gibi algılamamış; bilakis içinde yaşadıkları şartlar değiştikçe hükümlerin de değişmesini tabii karşılamıştır. Öztürk’ün burada söylediği temel şey şudur: Kur’ân’ın teşri süreci, soyut ve tarih dışı bir hukuk bildirisi şeklinde değil, 610-632 yılları arasındaki somut tarihî tecrübenin akışı içinde gerçekleşmiştir. Öztürk’e göre Mekke döneminde Müslümanlar zayıf, baskı altında ve siyasî-askerî bir güçten yoksunken müşriklerle ilişki biçimi başka bir hüküm çerçevesinde düzenlenmiş; Medine döneminin son safhasında ise Müslüman toplum artık siyasî ve askerî bir birlik hâline geldiği için aynı müşrik zümrelerle ilgili hüküm farklılaşmıştır. Dolayısıyla ona göre burada değişen yalnızca üslûp değil, tarihî şartlara bağlı olarak hükmün kendisidir. -REHA KANSU, "Tarihselcilik ve İslâma Muhatap Anlayış", -I. Mustafa Öztürk’ün Dilinden Tarihselciliğin İddiaları-, besincidevre.org, 18 Haziran 2026-
İslam'da Tarihselcilik
Monolog - 10
Hissettiğim düşünceler, anlayabileceğim şeyler değil. Oysa ben, herkes gibi sadece ‘yaşamak’ istemedim. Nedenselliğini varlığında hissedemeyen ben için bu, yalnızca anlamsız bir çelişki mi; yoksa herkes gibi sadece ‘yaşama’ arzusu mu?
Felsefe