Monolog - 10
Hissettiğim düşünceler, anlayabileceğim şeyler değil. Oysa ben, herkes gibi sadece ‘yaşamak’ istemedim. Nedenselliğini varlığında hissedemeyen ben için bu, yalnızca anlamsız bir çelişki mi; yoksa herkes gibi sadece ‘yaşama’ arzusu mu?
Edebiyat
ZULÜM ALLAH'TAN MI GELİR: Dımaşkî - İktidar ve Kader
Hicrî 125 (M.S. 743) yılına yaklaşırken Şam’da, Bâb el-Ferâdîs “Cennet Kapısı” denilen kuzey sur kapısının önünde bir kalabalık toplanmıştı. Kapının altında, az sonra idam edilecek, elleri ve ayakları kesilmiş bir adam vardı; bazı rivayetlere göre, son sözünü söyleyemesin diye dili de kesilmişti. Yanında, bir zamanlar adaletiyle ünlü Halife Ömer b. Abdülaziz’in muhafızlığını yapmış olan müridi Sâlih b. Süveyd duruyordu, o da asılacaktı. İnfazı emreden, dönemin güçlü hükümdarı Hişâm b. Abdülmelik’ti. Asılan adamın adı Gaylân ed-Dımaşkî’ydi. Suçu bir isyan, suikast ya da ihanet değildi. Suçu, tek bir cümleydi: “İnsan, yaptığından kendisi sorumludur.” Bugün bize sıradan bir hakikat gibi görünen bu cümle, sekizinci yüzyıl Şam’ında bir adamın hayatına mal oldu. Çünkü o cümlenin arkasında, düzeni sarsabilecek bir cümle gizliydi: Eğer insan yaptığından sorumluysa, halife de yaptığından sorumludur ve zulüm “Allah böyle takdir etti” diyerek meşrulaştırılamaz. ŞAM’IN KÂTİBİ, SARAYIN İÇİNDEKİ YABANCI Gaylân ed-Dımaşkî’nin hayatına dair elimizdeki bilgiler sınırlı ve yer yer tartışmalıdır. Tam adıyla Ebû Mervân Gaylân b. Müslim, nisbesiyle el-Kıbtî ed-Dımaşkî, muhtemelen Mısırlı bir Kıptî ya da Himyer’in Kıbt koluna mensup bir aileden geliyordu. Her halükârda Arap aristokrasisinin dışında, mevâlî (azatlı) tabakasına mensuptu. Babasının Emevî hanedanına bağlı bir azatlı (yani köleliği sona erdirilmiş kimse) olduğu aktarılır. Kendisi ise Şam’da, imparatorluğun kalbinde, devlet kâtipliği yapıyordu. Kaynaklar onu, Abdülmelik b. Mervân’ın oğlu Saîd’e öğretmenlik yapacak kadar saraya yakın gösterir. Daha da önemlisi, sonradan “İslâm’ın en âdil halifesi” diye anılacak olan Ömer b. Abdülaziz onu yanına almış, vaazlarını dinlemiş ve bazı reformlarda ona dayanmıştı. ADALET SÖZ DEĞİL,
Alıntı
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
SİLİKON VADİSİ’NİN KARANLIK AYNASI: PETER THIEL, PALANTİR VE TEKNO-FEODALİST "ÇIKIŞ" FELSEFESİ 21. yüzyılın ilk çeyreği geride kalırken, küresel güç dengeleri ulus devletlerin egemenlik alanlarından çıkarak, insanlık tarihinin en büyük veri ve sermaye tekellerini elinde tutan dar bir teknokratik elitin eline geçmiştir. Bu yeni nizamı, kurduğu algoritmik yapılar ve finanse ettiği radikal siyasi figürlerle el altından dizayn eden en hegemonik aktör ise şüphesiz Peter Thiel’dir. Thiel, sadece Silikon Vadisi’nin en güçlü yatırımcılarından biri değil; felsefi temellerini demokrasi düşmanlığı, esoterik seçkincilik ve toplumsal sözleşmenin mutlak reddi üzerine kuran yeni bir ideolojik akımın, yani "Tekno-Feodalizm"in baş mimarıdır. Onun dünyayı algılayış biçimi, kurucusu olduğu gözetim şirketi Palantir’in küresel operasyonları ve son olarak ailesini Arjantin’e taşıyarak gerçekleştirdiği fiziksel kaçış, insanlığın karşı karşıya olduğu totaliter geleceğin entelektüel haritasını sunmaktadır. I. CONFINITY'DEN BEYAZ SARAY'A: PAYPAL MAFYASI VE İKTİDARIN SÖZLEŞMELİ MİMARİSİ Bugünkü küresel teknopolitiğin köklerini anlamak, 1998 yılında Peter Thiel tarafından kurulan şifreleme yazılım şirketi Confinity ile Elon Musk’ın X.com adlı çevrimiçi bankacılık girişiminin birleştiği o tarihsel kırılma noktasına geri dönmeyi gerektirir. Birleşik yapının idaresini üstlenen Elon Musk, sistemin altyapısını Microsoft platformuna taşımak istediğinde, Unix mimarisinde ısrar eden Max Levchin liderliğindeki yazılım mühendislerinin sert direnciyle karşılaşmıştır. Bu teknik çatışma, Thiel’in öncülük ettiği bir iç darbe ile Musk’ın görevden alınması ve şirketin adının PayPal olarak değiştirilmesiyle sonuçlanmıştır. Bu erken dönem kriz, Thiel’in yönetim felsefesinin ilk açık kanıtıdır: Teknik veya
Felsefe
"yeterince görünmüyorum" hissi
... gösterilen sevginin derinliği ile iletişim tarzının yüzeyselliği arasındaki o yorucu çelişki.
1000Kitap
İbadet çok, ahlak nerede?
Bazen etrafıma bakınca içim daralıyor ve bu konu çok canımı sıkıyor. Müslümanlık sanki sadece ibadetlerden ibaretmiş gibi algılanıyor, yaşanıyor. Elbette namaz da önemli, oruç da önemli, tesettür de önemli. Ama bunlar dinin hem tamamı değil hem de müslümanlığın tek başına göstergesi değil. İnsanlara bakıyorum, namazını aksatmıyor ama en ufak tartışmada karşısındakini ezmeye çalışıyor. Oruç tutuyor ama diline sahip olamıyor. Hacca gitmiş ama kul hakkı konusunda kılı kıpırdamıyor. Zekatını veriyor ama kayıt altına alıp insanlara göstermekten çekinmiyor. Her gece teheccüde kalkan birini tanımıştım mesela zina etmekten gocunmayan. Biz dinin özünü bir yerde kaybettik galiba. Peygamberimiz "Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim." diyor. Bu söz bence üzerinde düşünülmesi gereken bir söz. Çünkü bugün birinin ne kadar dindar olduğunu anlamak için önce ibadetlerine bakıyoruz. Oysa önce ahlakına bakmamız gerekiyor. Yalan söylüyor mu? Emanete sahip çıkıyor mu? Gücü yettiğinde adil davranıyor mu? İnsanların arkasından konuşuyor mu? Zina ediyor mu? Bazı insanlar ibadetleriyle övünüyor ama ahlak konusundaki eksiklerini görmek istemiyor. Halbuki kibir, riya, gıybet, iftira gibi şeyler insanın maneviyatını kemiren hastalıklar. Namaz kılarken Allah'ın huzurunda eğilen bir insanın, günlük hayatta başkalarına tepeden bakması bana çok büyük bir çelişki gibi geliyor. Bir de şu var: İnsanlar dinden çoğu zaman din yüzünden değil, kötü temsil yüzünden uzaklaşıyor. Sürekli ibadetlerini eksiksiz yapmaktan bahsedip ahlaksızlık yapanları görünce insanların da kafası karışıyor. Sonra da neden böyle oldu diye hayret ediyoruz. Bir insanın Müslümanlığı sadece secdede değil, öfkelendiği anda belli olur. Menfaati tehlikeye girdiğinde belli olur. Kimsenin görmediği yerde belli olur. Çünkü
Duygu ve Düşünce
Bazen doğrunun ne olduğunu idrak etmekte güçlük çekiyorum. Doğruyu doğru olduğu için mi kabul ediyorum ya da doğru olduğunu düşündüğüm için mi doğru olmasını istiyorum? Şayet sadece doğru olduğunu düşündüğüm için yapıyorsam eğer ya benim doğru sandığım aslında doğru değilse, sadece kendimi tatmin etmek için oluşturduğum bir olguysa? İnsan içten karşılık beklemeden yaptığı bir iyiliği yapınca bile bu kadar büyük bir çelişki ve belirsizlik içinde olmamalı. Yapılan iyilikte yanlış anlaşılma kaygısı taşımak iyiliği farklı bir boyuta taşıyor. Doğru, içinde eğriyi taşımadan doğruysa eğriyi nasıl olur da tamamen doğrudan ayırabiliriz? Eğri eğri olduğu için eğri değildir. Eğri, doğruyu yansıtmadığı için eğri sıfatında konumlandırılır. Oysa bu durum kaosun düzenden tamamen ayrı olduğunu söylemek kadar saçmadır. Her düzende bir kaos, her kaosta ister istemez bir düzen oluşur. Eğride de doğruda da durum böyle işler. Eğri olmak için doğru, doğru olmak için eğri bilgisi gerek. Aynı şekilde iyiliğin iyi olduğu için yapmamız gerektiğini söyleyenlere ne demeli? İyilik iyi olduğu için yapılmaz, öyle olursa bu yapılması gerekilen bir görev olarak görülür oysa iyilik tamamen içten vicdani bir amaçla yapılınca iyi oluyor. Kötü insanların açısından olayı düşündüğümüzde acaba gerçekten kötülük yapmak istedikleri için mi bu yola başvuruyorlar, yoksa buna itildikleri için mi kötülüğe yöneliyorlar? Kötülüğü geniş bir bakış açısıyla, belli bir prensiple anlatmaya çalışmak zor duruyor. Bu yüzden önce ilk defa kötülük yapan birini düşünelim, böyle bir insan gerçekten kötülük yapmak istediği için mi kötülük yapar? Hayır aksine bilmediği ve toplum tarafından da hor görülen normları neden çiğnesin ki? Demek ki insan önce suça maruz bırakılıyor. Fakat bu yine de bireysel sorumluluklarımızı ve
Duygu ve Düşünce