Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat’i okuduğumda, her satırda yaşattığı yoğun duygu aktarımından son derece etkilendim. Dönemin sosyolojik yapısını anlatırken sadece eleştirmekle kalmıyor, olayları ve duyguları psikolojik derinlikleri ile inceliyor. Farklı tutkuların peşinde koşan insanların yaşamlarını nasıl hiçe saydığının, kendi değerlerinin farkına varmayışlarının hikâyesi bu. Yirminci yüzyılın ağzına pelesenk olan empatiyi tüm öykü boyunca öyle hissederek yaşatıyor ki, kahramanların duygu durumuna girip bir süre hapsolduğunuzu hissediyorsunuz…
Bir Kadının Yaşamından 24 Saat kitabındaki öykü; bin dokuz yüzlü yılların başlarında Fransız Rivierası kıyısında farklı milletten burjuvazi sınıfına mensup insanların konakladığı küçük bir pansiyonda başlar.
Otele genç ve yakışıklı Fransız bir adamın yerleşmesi ile birlikte sessiz sakin otelin havası tamamen değişir. Genç adam son derece yakışıklı, kibar nazik ve vakurdur. Zengin sınıfta görülmeyecek kadar fazla erdeme sahip olması hiç kuşkusuz, özellikle kadınların ilgisini çekmesine neden olmuştur. Lyonlu şişman bir iş adamının iki çocuklu ve kendi halinde karısı, Henriette ile vakit geçirmeye başlayan genç adam, küçük bir çay sohbeti ve akşam yürüyüşünden sonra Henriette ile birlikte sırra kadem basar.
Genelde monoton ve dertsiz tasasız zaman geçirmeye alışmış bu insanlar için böylesi sıra dışı olay tam bir kriz etkisi yaratmış, sabahlara varan tartışmaların yaşamalarına neden olmuştur. Otuz üç yaşında olan Bayan Herniette’in, iki çocuğunu ve kocasını bırakarak, henüz birkaç saat tanıdığı bir adamla aniden ortadan kaybolması; kimileri tarafından, sorumsuzca, kimileri tarafından da şuursuzca değerlendirilirken, genç kadının hayatını aniden terk etmesine bir anlam veremeye çalışırlar.
Alman bir kadının; ”Bir yanda