Okula gidip gelirken, böyle babam yaşında herifler dibime dibime yanaşıp dayanırlardı halk otobüslerinde. Ayaktaysam arkama geçip vücutlarını üstüme yıkar, oturuyorsam yanıma ilişip bacaklarını pergel gibi açarlardı. Öyle zamanlarda içimi tiksinti kaplardı. Yine de önce, yok canım, bana öyle geliyor diye düşünmeye çalışırdım. Kenara çekilmeye uğraşır, büzülür, un ufak olur, nereye kaçacağımı bilemezdim. Bana öyle gelmediğini anladığımda da içimdeki tiksintiyi utançla sarmalar, ağzımı açıp da tek laf etmeyi beceremezdim.
Başkalarının utancına hamallık etmeyi acaba ne zaman, kimden öğrenmiştim?
Kırılmaktan korkmamanın bir yolunun da, kendi kendini bin parçaya ayırmak olduğunu keşfetmemiştim daha. Cam bir fanusun içinde korumaya çalışıyordum kendimi. Yanlış geldiğim bir yerdi dünya, öyle hissediyordum. Sanki çok güzel bir yere gitmek üzere yola çık mışım da, sonra gecenin bir yarısı yanlış durakta inivermişim gibi. Aksilik ya, o durak da metruk binalarla çevrili, tekinsiz tiplerin gezindiği, leş kokulu, izbe, korkunç, karanlık bir yermiş gibi. O tiksinç adamlardan biri ne zaman dibime sokulsa, yanlış durakta inmişim hissi gelirdi hep. İçimden bir öğürtü yükselirdi.