Auschwitz'teki ikinci gecemde ölü gibi uyuduğum uykudan nasıl uyandığımı asla unutmuyorum: Müzikle. Barakanın kıdemli bekçisi hemen girişteki odasında bir tür kutlama yapıyordu. Çakırkeyif sesler bayağı bir şarkı söylüyordu. Aniden bir sessizlik oldu ve bir keman geceye üzgün bir tango bıraktı; sık duymaktan sıkılmayacağınız sıradışı bir melodiydi. Keman ağladı ve benim de bir parçam onunla ağladı. Çünkü o gün, birinin yirmi dördüncü doğum günüydü. O kişi, Auschwitz kampının başka bir yerinde, belki de birkaç yüz metre ötede ama tamamen erişilmez bir yerdeydi. O kişi benim karımdı.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Aklım bir düşünceye takıldı: Hayatımda ilk defa, birçok ozanın söylediği, onca düşünürün nihai bilgelik olarak öne sürdüğü hakikati gördüm. Hakikat şuydu; sevgi, insanın ulaşabileceği en yüksek ve en büyük hedefti. O anda, insan şiirinin, insan düşünce ve inancının ayırt ettiği en büyük sırra haiz oldum: İnsanın kurtuluşu sevgiyle ve sevgidedir.
Elinde hiçbir şeyi kalmamış bir insanın dahi, kısacık bir an için bile olsa, sevdiğine ilişkin düşüncelerden nasıl mutluluk duyabileceğini anladım.
Korkunç bir kabus gördüğü bariz olan ve yatağında çırpınıp duran bir arkadaşımın iniltilerine uyandığım geceyi hiç unutmam. Kabus ve bilinç yoksunluğu nöbetlerinden mustarip olan insanlara her zaman üzüldüğüm için zavallı adamı uyandırmak istedim. Ansızın yapmak üzere olduğum şeyden korkup adamı uyandırmak üzere uzattığım elimi geri çektim. O sırada hiçbir rüyanın ne kadar korkunç olursa olsun kampın bizi çevreleyen gerçekliğinden daha dehşet verici olamayacağını anlamıştım ve ona bunu hatırlatmak istemedim.