İstanbul'da yaşayan biri olarak Peyami Safa'nın şu sözleriyle başlamak istiyorum, “Kabil’le New York arasındaki farkların çoğuna İstanbul’un iki semti arasında kolayca tesadüf edilir.” Bu romandan tam 82 yıl sonra İstanbul’da yaşayan biri olarak, bir semtten öbür semtte geçerken hala sanki Kabil'den New York’a geçiş yapmış gibi hissediyorum. Hatta semtler arasındaki yolculuğumda hal ve hareketlerimde ki değişikliği net bir şekilde fark ediyorum. Aslında Peyami Bey’in işlemek istediği konu tam olarak budur. Kültür çatışmasının ortasında yetişen gençler ve batı hayranlığı. Romanın geçtiği dönemde Türk-İslam geleneklerine göre yetiştirilen gençlerin, hızla yönünü Avrupa’ya çeviren bir Türkiye’de bocalamasını ve kendi kültürünü hor görerek batı kültürüne olan hayranlığını anlatır. Kitapta Neriman adlı karakterin Şarkı ve Garbı temsil eden iki delikanlının arasında kalması sonucu yaşadığı buhrana şahit oluyoruz. Karakterin medeniyetten anlayışı lüks kıyafetler, evler, arabalar, balolar, alafranga müziklerdir. Peyami Safa, Neriman karakteri üzerinden kadınların, medeniyeti sadece gözleriyle algıladıklarından, fikir olarak değil de şekil olarak benimsediklerinden bahseder. Bu tespite katılıyorum ama romanda sadece bu konuyu kadın üzerinden işlemesi, konunun bütünlüğü açısından biraz eksik kalmış diyebilirim. Benim de bu tespit hakkında bir düşüncem var. Günümüzde hala bazı kadınlar, medeniyeti kendi bedenini teşhir etmek sanıyorlar. Bu kadınların asıl medeniyetin asıl tekâmülün beyinde gerçekleşe bileceğini ne yazık ki yıllar geçse de anlayabileceklerini sanmıyorum. Bir diğer değindi konu ise, özellikle sanayi devriminden sonra hızla makineleşen, bilim için canla başla çalışan Garplıların iç dünyalarında ruhani ve metafizik konularında yetersiz olduklarıdır. Bu eksiklikten