Bir gerçekliğin belirsiz, kavranamaz ve istikrarsız olması onun var olmadığı anlamına gelmez. Burada da anahtar sözcük karşılıklıktır: eğer ben benimsediğim ülkeme katılıyorsam, onu kendi ülkemmiş gibi görüyorsam, artık onun benim bir parçam olduğuna, benim de onun bir parçası olduğuna inanıyorsam ve buna uygun davranıyorsam, o zaman benim onun her veçhesini eleştirmeye hakkım var demektir; buna koşut olarak, eğer bu ülke bana saygı duyuyorsa, benim katkımı kabul ediyorsa, beni farklılıklarımla birlikte artık kendinden biri olarak görüyorsa, o zaman benim kültürümün onun yaşam biçimiyle ya da kurumlarının ruhuyla bağdaşmayacak bazı veçhelerini reddetme hakkına sahiptir.
Tarihine saygı gösterilmeli -tarih derken bunu tarihe tutkun biri olarak söylüyorum, bu kavram benim için ne boş bir özlemle, ne de geçmişe hayranlıkla özdeş, tam tersine yüzyıllar boyunca bellek, simgeler, kurumlar, dil, sanat eseri adına yaratılan her şeyi, meşru olarak bağlanabileceğiniz her şeyi içine alıyor. Bu arada herkes bir ülkenin geleceğinin tarihinin basit bir uzantısı olamayacağını kabul edecektir- hangi halk olursa olsun, geleceğinden çok tarihine hayranlık duyması üzücü bile sayılabilir; geçmişin parlak çağlarında olduğu gibi, belli bir süreklilik ruhu içinde ama köklü dönüşümlerle ve anlamlı dış katkılarla oluşturacak bir gelecek.
Ötekilere gelince, karşı kıyıdakilere gelince kendimizi asla onların yerine koymaya çalışmayız, şu ya da bu sorunla ilgili olarak tamamen haksız olamayacaklarını kendimize sormaya hiç gelemeyiz, onların şikayetleri, çektikleri acılar, kurbanı oldukları haksızlıklar karşısında yumuşamaktan kaçınırız. Sadece, çoğu zaman topluluğun en militan, en laf ebesi, en aşırı kesiminin bakış açısı olan "bizimkiler"in bakış açısı önemlidir.