Akhilleus o kadar yakınımda oturuyordu ki teninden yükselen sıcaklığı hissedebiliyordum. Buna rağmen dünyanın öbür ucunda gibiydi o an. Mızraklar yüzünden nasır tutmuş olsa da hala güzel elleri kucağındaydı. Onlar kadar nazik ve onlar kadar ölümcül başka bir çift el hiç olmamıştı.
Sonrasında, Akhilleus yanımda uyuyor, Odysseus'un bahsettiği fırtına başlamış, çadırın kaba dokulu kumaş duvarları rüzgarın gücüyle sarsılıyor. Kıyıya yaklaşan dalgaların birbiri ardına sahilde patlamasını dinliyorum. Akhilleus kıpırdanıyor, vücudunun misk gibi tatlı kokusunu taşıyan hava da onunla birlikte hareket ediyor. İşte, kaybedeceğim şey bu, diye düşünüyorum. Bunu kaybetmektense kendimi öldürürüm, diye düşünüyorum. Ne kadar vaktimiz var ?
Deidameia, kadınları benim için dans ettiğinde ne olacağını düşünmüştü acaba? Gerçekten de Akhilleus'u tanımayacağımı mı zannetmişti? Onu yalnızca dokunarak, yalnızca koklayarak bile tanırdım; kör olsam bile nefeslerinden, ayaklarının yere vuruşundan tanırdım. Ölmüş olsam bile, dünyanın sonu gelmiş olsa bile tanırdım onu.
Gözlerini açtı. "Mutlu olan bir kahraman söyle bana."
Düşündüm. Herakles delirip ailesini öldürmüştü; Theseus karısını ve babasını yitirmişti; İason'un eski karısı, yeni karısıyla çocuklarını katletmişti; Bellerophontes Khimaira'yı öldürmüş ama Pegasos'un sırtından düşüp sakat kalmıştı.
"Söylemezsin." Akhilleus doğrulup oturmuştu, öne eğiliyordu.
"Söylemem."
"Biliyorum. Hem ünlü hem de mutlu olmana asla izin vermezler." Tek kaşını kaldırdı. "Sana bir sır vereceğim."
"Söyle." Böyle davranması çok hoşuma gidiyordu.
"Hem ünlü hem de mutlu ilk kahraman ben olacağım." Elimi tuttu, avuçlarımızı birbirine dayadı. "Yemin et."
"Niye ben yemin ediyorum?"
"Sebep sensin de ondan. Yemin et."
"Yemin ediyorum," dedim. Yanaklarındaki rengin, gözlerindeki alevin içinde kaybolmuştum.
"Yemin ediyorum," diye beni yankıladı.