Henrik ve Konrad…
Onlar, milyarlarca insanın taşıdığı duyguların; onlarca yaşamın ve deneyimin tezahürü.
Sandor Marai ise adeta bütün bu duyguların içinden geçmiş büyük bir tiyatro ustası gibi, yıllardır içimizde beklettiğimiz en derin ve en kirli sırlarımıza seslenen bir anlatıcı.
Kısacık bir öyküde; çocuk olmayı, yalnızlığı, kardeşliği, dostluğu, yetişkin olmayı, yetişkinlikle birlikte gelen o kaçınılmaz kirlenmeyi, aşkı, anne-babaya ait olma hissini, kıskançlığı, ihaneti ve sayamadığım daha nice insani duyguyu, titrek bir mavi mum ışığında yalnızca dostuna değil, bize de soruyor.
Eminim bazılarımız da Konrad gibi, ya artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmadığını düşündüğü için ya da cevap vermeye cesaret edemediği için, o soruların yanıtlarını hiç vermeden ölümle buluşacak.
Kitap beni öylesine etkiledi ki, Henrik'in dostluk üzerine sorduğu soruları ben de kendi dostlarım için kendime sormaktan geri duramadım. Beklenti duymanın en anlamsız duygulardan biri olduğuna inanan ben bile, dostlarımdan beklentiler içinde olduğumu ve zaman zaman onları yargıladığımı fark ettim.
Kitap bittiğinde ise hiçbirimiz; ne Konrad, ne Henrik ne de ben, Krisztina kadar hayattan, aşktan ve insanlardan hiçbir şey talep etmeden yaşayabilmeyi başaramamıştık.