İdamlık Ömer'di bunlardan biri. Demir güllesini iri bir karpuz gibi kucağında tutuyordu. Mutlu görünüyordu. Belki son defa zincire vurulmuş da olsa, kentin özgür havasını ciğerlerine çekiyordu.
Demek ki kapatıldığı odanın altında büyük bir koğuş vardı. Kendisini yapayalnız bulduğu zamanlar kulaklarını toprağın derinliklerinden gelen bu uğultuya verirdi. Bu, sözsüz konuşmalar hâlinde sürüp giden mutsuz uğultuya...
"Yakarım canını!" dedi. "Konuşuyordun değil mi?" Buralarda öğrenmişti Mustafa, bütün evetlere hayır demenin gerektiğini. Her evet, eğer varsa insanın suçuna kolayca yenilerini ekleyebilirdi.
Sınırların ötesinde kalan uygar bir dünya, şimdi, aydınların boğazlandığı bir tutsaklar ülkesiydi. Bu topraklar üstünde kelepçe vardı, pranga vardı, türlü işkenceler de vardı, ama henüz ölüm kampları, fırınlar, kurşuna dizilmeler yoktu.