Ebru Ceylan

Tanrı ile âlem arasındaki nedensel ilişkide var olanlar ay-üstü ve ay-altı şeklinde iki ana kategoriye ayrılmaktadır. Ay-üstü âlem maddîlikten tamamen bağımsız on “akıl” ile bu akıllar aracılığıyla var olan ve bir tür maddîliğe sahip olan dokuz gökcisminden (İlk Gök, Sabit Yıldızlar Feleği, Satürn, Jüpiter, Mars, Güneş, Venüs, Merkür ve Ay) oluşmaktadır. Ay-üstü âlemdeki varlıklar oluş ve bozuluşa uğramayan mükemmel varlıklardır ve bir bütün olarak ay-altı âlemin, yani yeryüzünün varlığının da yakın sebebi durumundadırlar. Yeryüzündeki varlıklar ise toprak, hava, su ve ateşten oluşan dört unsurun çeşitli biçimlerde karışımından meydana gelmektedir. Ay-altı âlemin maddî yapısı, oradaki varlıkların belli bir zamansal süreç içinde bilkuvveden bilfiile çıkışlarını gerektirdiği gibi, bu varlıklar ilelebet var olmayıp oluş ve bozuluşa tâbidirler. •Türk islam felsefesi tarihi ll
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
İbn Sînâ’nın Zorunlu Varlık için kullandığı nitelemelerden biri de “cömertlik”tir. İbn Sînâ’ya göre genel olarak cömertlik (cûd), “herhangi bir karşılık almaksızın gerekli bir şeyi vermektir.” Bu tarifte, bir kimsenin cömert olarak nitelenebilmesi için gerekli olan üç kriter ön plana çıkmaktadır. Buna göre, cömertlikte öncelikle “verme” (ifâde) fiili söz konusudur. İkinci olarak, cömertlikle nitelenen kimsenin verdiği şeyin, karşı tarafın ihtiyaç duyduğu, arzuladığı bir şey olması gerekir. İbn Sînâ’nın verdiği örneği esas alırsak, ihtiyacı olmayan birisine bir bıçak vermek, cömertlik değildir. Üçüncü husus ise, bu fiilin herhangi bir karşılık için yapılmamasıdır. Zira karşılığında bir şey almak için başkasına bir şey veren kimse cömert değil, tacirdir. İbn Sînâ bu noktada, “karşılık” (ivaz) kelimesinin kapsamı üzerinde de ayrıntılı bir şekilde durmaktadır. Ona göre insanlar, sadece maddî şeyleri “karşılık” kapsamında değerlendirmektedirler. Halbuki övgü ve teşekküre lâyık görülmek veya kınanmaktan ve yerilmekten kurtulma gibi şeyler de bir tür karşılıktır. Dolayısıyla şeref kazanmak, övülmek ya da yaptığıyla güzel görülmek için başkasına bir şey veren kimse cömert değil, satıcıdır yani bir anlamda alışveriş yapmaktadır. Bu durumda gerçek cömertlik, “kendi özünden ya da sıfatlarından bir yetkinliği, maddî-manevî herhangi bir karşılık beklemeksizin başkasına vermektir.” Tanrı söz konusu olduğunda ise cömertlik, “O’nun herhangi bir karşılık beklemeden, hiçbir amaç (garaz) ve kasdı olmaksızın varlık vermesidir.” Tanrı hakkında gaye ve amaçtan bahsedilemeyeceği iddiası, bu tarifte özellikle dikkat çekmekte ve İbn Sînâ da bu hususu müstakil olarak ele alıp incelemektedir. •Türk islam felsefesi tarihi ll
Tanrı’nın sıfatlarını olumsuzlama (selb) ve diğer varlıklarla ilişkisi (izâfet) şeklinde iki yönden değerlendiren İbn Sînâ, zorunlu varlığın “sırf iyi” oluşunu da bu açıdan ele almaktadır. Buna göre olumsuzlama açısından iyi sıfatı Tanrı’nın her türlü bilkuvvelik ve eksiklikten uzak oluşunu ifade ederken, diğer varlıklarla ilişkisi açısından ise Tanrı’nın her türlü yetkinlik ve düzenin ilkesi olması, her şeye iyiliğini vermesi anlamına gelmektedir. Bu son anlamıyla sırf iyi olan Tanrı, âlemi bir düzen ve yetkinlikte varlığa getirmiştir. Aksi bir durumun olması, O’nun sırf iyi oluşuyla tezat teşkil edeceğinden, bütünüyle âlemi “iyi” olarak nitelemek İbn Sînâ için bir gerekliliktir. •Türk islam felsefesi tarihi ll
İnsan ve genel olarak her akıl sahibi varlık, şu veya bu isteme için rastgele kullanılacak sırf bir araç olarak değil, kendisi amaç olarak vardır ve gerek kendine gerekse başka akıl sahibi varlıklara yönelen bütün eylemlerinde hep aynı zamanda amaç olarak görülmelidir (Kant, 2002). •ahlak metafiziğinin temellendirilmesi, (felsefe tarihi sorunları)
Kant açısından doğa yasaları ve ahlak yasaları olmak üzere iki tür yasa bulunur. Ahlak yasaları, aklın buyruklarına dayanan gereklilik yasalarıdır (Gesetze des Sollens). Kant burada aklın koşullu (hipotetik) ve kesin (kategorik) olmak üzere iki tür buyruğu olduğunu bildirir. Adından da anlaşılabileceği üzere koşullu buyruklar belli koşulları gözeten buyruklardır. Söz gelişi, “Şöyle şöyle olmasını istiyorsan böyle böyle yapmalısın.” dediğimizde bu koşullu bir buyruktur. Daha somut olması için şu örneği verelim: “Mutlu olmak istersen herkesle iyi geçinmelisin.” Kant böylesi bir anlayışı benimsemez. Ona göre ahlaki bir eylem kendisi için istenmelidir. Başka bir deyişle ahlaki bir eylemin kendisi dışında bir amacı olamaz. İşte bu yüzden kesin buyruğu (kategorik imperatif) savunur. •felsefe tarihi sorunları