Gençler, ihtiyarlarla birlikte olmak gereğini hiç duymazlar. Bunu duymaları için de hiçbir neden yoktur zaten. Gelgelelim ihtiyarlar, gençlerle birlikte olmaya can atarlar. Doksan yaşına gelince, dadım Gülüstan Hanımı, kendi isteği üzerine, Bakırköy’de bir huzur evine yerleştirdim. Tek kişilik odası, TV’si, eski ve çok yakın bir dostu vardı orada. Gelgelelim, bir ay sonra, “ben ne yapayım burada? Hepsi ihtiyar” diyerek, kıyametleri kopardı, eve geri döndü. Çocuklarımın arkadaşları gelince, en güzel giysilerini giyer, takılarını takar, süslenir püslenir, oturma odasında bir koltuğa yerleşirdi. Kendi lafa karışmadan, gençlerin söylediklerini ilgiyle dinlerdi.
Bana kalırsa, bir insanın yaşamında en güzel yıllar gençlik değil, otuz beş ile kırk beş arasıdır. Gençliğin sıkıntılarından kurtulmuş, yaşlılığın sorunlarıyla henüz karşılaşmamışsınızdır. Ne çare ki, o güzel yıllar da geçer, her şeyin gelip geçtiği gibi. Altmışından sonra, çok güç bir dönem başlar. Artık genç olmadığınız, orta yaşlı da sayılamayacağınız, yaşlanmaya yüz tuttuğunuz gerçeğine katlanmak zorunda kalırsınız.
Gençliği bir mutluluk dönemi sanmak yanılgısına düşenler, ihtiyarlığı da, acıklı, hattâ biraz ayıp bir dönem sayıyorlar. “Artık ben ihtiyarladım” deyince, “hayır ihtiyarlamadınız, sadece yaşlandınız” diyorlar. Sanki yaşlanmakla ihtiyarlamak aynı anlama gelmiyormuş gibi, “ihtiyarlamak” hafifce müstehçen bir sözcükmüş gibi. Bir de “sizi çok iyi gördüm” lâfı var. Benden genç olanlar, benimle karşılaşır karşılaşmaz, “sizi çok iyi gördüm” diyorlar selam yerine. Bunu otomatik olarak söylerken, iyiniyetliler, “vah zavallı! Amma da çökmüş!” diye düşünüyorlar. Kötü niyetliler de, “bu moruk da hâlâ ayakta kaldı.” diyorlar içlerinden.