İbn Haldun’a göre Devletler, özetle önce zaferler çağını; ardından da rakiplerin ortadan kaldırıldığı, devletin kurumsallaştığı ilerleme çağını yaşar. Bu dönemden sonra bolluk, refah ve zenginlik çağı gelir. Bir müddet sonra devleti idare edenler, kendilerine bırakılan huzur ve rahatı devam ettirmek için kendilerinden öncekileri taklit etmeye başlarlar. Bu süreç aynı zamanda rehavet dönemidir de. Sonrasında ise elde mevcut olanların umutsuzca israf edildiği, bir zevk ü sefa çağı başlar. Bu dönemde devlet yönetimi ehliyetsiz kişilerin eline geçer, bürokrasi artar. Debdebeli törenler, üniforma, nişan ve diğer protokollerin artmasıyla halk ile devlet arasında kopuş başlar. İdareciler halktan ve gerçekten uzak bir hayal ülkesinde yaşarken, zulüm, haksızlık, adam kayırma, angarya ve israf çoğalır. Bütün bunlar devletin çöküşünü hazırlasa da hayal alemindeki idareciler bunun farkına varamaz.
Selçuklu beyleri yorulmuş, ümitsizliğe kapılmışlardı. Çarpışmaların başladığı ilk dönemlerde olduğu gibi geri çekilmeyi düşünenler oldu. Tuğrul Bey bile Dihistan ve Cürcan’a hatta Orta iran’a gitme fikrindeydi.
Ancak Çağrı Bey, bir kez daha onların bu fikrine şiddetle karşı çıktı. Sarsılmaz inancı, hiçbir şart altında kırılmayan ümidi ve özgüveniyle “ ÜLKE ALMAK VE YURT TUTMAK CESARET İŞİDİR, HÜKÜMDARLIK, KORKAKLIKLA ALINMAZ. BİN CAN FEDA ETMEK GEREKSE DE BEN SAVAŞ VE CENKTEN BAŞKA BİR İŞTE YOKUM. UNUTMAYIN Kİ, DEVLET DE BU UĞURDA ÖLMEK DE MELİKLERİN İŞİDİR. YA DEVLET BAŞA YA KUZGUN LEŞE! “ dedi.