ikimizin yerine dinliyorum
sevdiğin şarkıları
siyah tişörtünü giyiyorum yatarken
gömleklerini, kazaklarını, kokunu
senin rüyalarını görüyorum ölür gibi uyurken
gün boyu elimde kahve fincanı
insan olmanın daima kendinden başka bir şeye ya da kişiye -bu gerçekleştirilecek bir anlam olabilir, karşılaşılacak başka bir insan olabilir- işaret ettiğini ve ona yönlendiğini simgeler. kişi, hizmet edecek bir gayeye ya da âşık olduğu kişiye kendini vererek kendini ne kadar unutursa, kendini o kadar fazla gerçekleştirir. kendini gerçekleştirme hiç de ulaşılabilir bir hedef değildir, tam da bu basit neden ile kişi ne kadar onun için çabalarsa onu o kadar kaçırır. diğer bir deyişle kendini gerçekleştirme sadece öz aşkınlığın yan etkisi olarak mümkün olabilir.
anlam yönelişinin yararlı etkisini böylece gösterdikten sonra, bugün birçok hastanın şikâyetçi olduğu bir duygunun, yani, yaşamlarının hepten ve nihai anlamsızlığı duygusunun zararlı etkilerine geçmek istiyorum. bu hastalar, uğruna yaşamaya değer bir anlam bilincinden yoksundurlar. kendi içlerindeki bir boşluk duygusunun altında ezilmektedirler. benim “varoluşsal boşluk” (vakum) dediğim bir duruma yakalanmışlardır.
insanın gerçekte ihtiyacı olduğu şey tamamen gerginlikten uzak bir durum değil, tersine özgürce seçilmiş bir görev ya da değerli olan bir hedef için çabalamak, mücadele etmektir. ihtiyacı olan şey her ne pahasına olursa gerginlikleri tasfiye etmek değil, tersine, kendisi tarafından gerçekleştirmek için bekleyen potansiyel anlamı çağırmaktır.