Ama sarsıntılar değil miydi kabuğumuzu bir bir soyan ve o en içte, en görünmezde olan gücü açığa çıkaran? Hayatın darbeleri olmasa nasıl dönüşecektik ki kendimize?
Tohum ancak soğuktan öleceğini sandığında dışındaki kabuğu çatlatacak güçte özü filiz veriyordu ve zorluklar da insanı, özünü doğurmaya hazırlıyordu…
Ya çabaya geçip bir savaşçıya dönüşecekti ya da korkuda kaybolup kurban gibi hissedecekti kendini. Ya yaşayan olacaktı ya izleyen.. hayat daima bir seçimdi. Konfor alanının içinde her nefeste ölenlerden mi, hayatın içinde tamamlanmak için gösterdiğin çabada her nefeste doğanlardan mı olacaktın? Hayat işte bunun seçimiydi.
Gerçekten seven biri, sevdiğine sahip çıkmak gerekirse delirirdi. Başka duygular devreye girdiği anda kaybolan, aniden unutulan, umursamazlığa yenik düşen, zamanla etkisi hafifleyen hiçbir şey aşka ait değildi.. Yalandı. Sahip çıkılmamış her şey sadece yalandı. Duygulara gerçeklik yükleyen tek şey, sahip çıkılmalarıydı.
Sahip çıkmak gerçek aşkın ilk kuralıydı. İkinci kural ise öncelik tanımaktı. Her şeyden, herkesten önce, her duygunun önünde olmalıydı sevgilinin varlığı, yoksa hissedilen şey aşk değildi.
Hissettiği açlıkla gerçek olmayan hiçbir şeye teslim olmayacak, yıkılmayacaktı…
Şifaydı mutluluk, nail olmak için şifacı olmak, hayatı kucaklamak, yargılamadan sana getirdiği fırsatları anlayabilmek, yaşamın hiçbir halini dışlamamak lazımdı.