Ne zaman bilimde önemli bir fikrin, ya da sanatta önemli bir biçimin öne çıkması söz konusu olsa, bu yeni fikir bir yığın insanın entelektüel, tinsel dünyalarının sürmesini sağlayan özü yıkar dağıtır. Has yaratıcı üründeki suçun kaynağı budur. Picasso'nun altını çizdiği gibi, ''Her yaratma edimi, ilk önce bir yıkma edimidir.''
Bu hamle kendisinde bir kaygı unsurunu da taşır. Çünkü, daha önceki varsayımımı yıkmakla kalmadı, kendi dünyamla ilişkimi de sarstı. Böyle bir zamanda kendimi, varolduğunu henüz bilmediğim bir dayanağı arar durumda bulurum. İleri çıkarak her yanı kaplayan kaygı duygusunun kaynağı budur; bu sarsıntının belli bir dereceye kadar olmadığı durumda, gerçekten yeni bir fikrin oluşmasına olanak yoktur.
Ama, yukarıda söylediğim gibi, suç ve kaygının ötesinde bu hamleyle gelen esas duygu memnuniyettir. Yeni bir şey görmüşüzdür. Fizikçi ve diğer doğabilimcilerin ''zarafet''in deneyimi dedikleri yaşantıya katılma coşkusudur içimizdeki.
Kaygının Anlamı üzerine araştırma yapan bir lisansüstü öğrencisiyken kaygıyı bir bekâr anne topluluğunda —New York City'nin bir bakımevindeki 18-20 yaşlarındaki gebe genç kadınlar üzerinde— incelemiştim.* Kaygı üzerine profesörlerimin de kendimin de hoşuma giden iyi, güçlü bir varsayımım vardı — bireylerdeki kaygı anneleri tarafından ne ölçüde dışlanmış olduklarıyla orantılıydı. Bu psikanaliz ve psikolojide genel olarak kabul gören bir varsayım olagelmişti. Bu genç kadınlar gibi kişilerin kaygısının, kaygı yaratan duruma, evlenmeden gebeliğe eklemlenebileğini ve sonra kaygılarının özgün kaynağının -yani annenin dışlamasının- daha açık bir biçimde incelenebileceğini varsayıyordum.
Genç kadınların yarısının varsayımıma mükemmel uyuduğunu gördüm. Diğer yandan öteki yarı da hiç uygun değildi. Bu ikinci gruptaki kadınlar Harlem ve Alt Doğu Yakası'ndandı ve anneleri tarafından temelli dışlanmışlardı. İçlerinden Helen adını vereceğim biri, on iki çocuklu bir aileden geliyordu ve annesi, Hudson nehrinde çalışan bir manavın bekçisi olan babasıyla yazın ilk günü yalnız kalabilmek için çocukları dışarı kovalıyordu. Helen babasından gebe kalmıştı. O bakımevindeyken, babası ablasının ırzına geçmekten Sing Sing'e kapatılmıştı. Bu topluluğun diğer genç kadınları gibi Helen de bana ''güçlükler var ama endişelendirmiyor bizi'' diyebilmişti.
Bu bana çok garip geldi ve verilere inanmakta güçlük çektim. Rorschach, TAT testleriyle birlikte kullandığım diğer testlerle söyleyebildiğim, bu temelli dışlanmış genç kadınların olağandışı ölçüde bir kaygı taşımadıklarıydı. Anneleri tarafından kapı dışarı edilince, arkadaşlarını basit bir biçimde sokaktaki diğer akranları arasından seçmişlerdi. Böylece psikolojiden bildiklerimize göre beklediğimiz kaygı eğilimini bulguluyamıyordum.
Bunun
Herkes zaman zaman, "kafamda bir şimşek çaktı", "birden içime doğdu", "o an uyandım”, "bende şafak söktü", "kafama dank etti" gibi ifadeleri kullanır durur. Bunlar yaygın bir yaşantıyı anlatmanın değişik yolları: Farkındalık düzeyimizin altındaki bir derinlikten fikirlerin fırlayıp gelmeleri. Bu diyarı, bilinçaltının, bilinç öncesinin ve farkındalığın altındaki diğer düzeyleri barındıran bir çanta gibi görüp "bilinçdışı" diye adlandıracağım.
Bilinçdışı tabirini kullandığında, hiç şüphesiz bir steno gibi anlamlıyorum. Belli bir bilinçdışı yoktur; bilinçdışı daha çok yaşantının bilinçdışı kalan boyutlarıdır (ya da kaynakları, çehreleri). Bilinçdışını, bireyin gerçekleyemeyeceği veya gerçeklemeyeceği eylem ve farkındalık gizilgüçleri olarak tanımlıyorum. Bu gizilgüçler "özgür yaratıcılık" diye adlandırabileceğimiz şeyin kaynağıdır.