Cheeco

Yorum yapmadan değinebileceğim bir diğer bilmeceler yığını, bu ana bilmeceyle bağlantılı. Biri, deha ve psikozun birbirine çok yakın olması, bir diğeri yaratıcılığın açıklanamaz bir suç duygusunu taşıması, bir üçüncüsü birçok sanatçı ve şairin çokluk, yaratılarının doruğundayken intihar etmiş olması.
Sayfa 60 - Metis Yayınları·Kitabı okudu
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
James Joyce, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi'nin tam sonunda, genç kahramanın güncesine şöyle yazdırır: Ey yaşam, hoş geldin! Milyonuncu kez gidiyorum karşılamaya deneyimin gerçekliğini, ve dövmeye ruhumun örsünde soyumun yaratılmamış vicdanını. Ne zengin ve engin bir ifade! ''Milyonuncu kez gidiyorum karşılamaya.'' Bir başka deyişle, her yaratıcı karşılaşma yeni bir olaydır; her an cesaretin bir başka kendini gösterişidir. Kierkegaard'ın sevgi üzerine söylediği, yaratıcılık için de doğrudur: Her kişi baştan başlamalıdır. Ve de ''deneyimin gerçekliğini'' karşılamak kuşkusuz tüm yaratıcılığın temelidir. Görev, ''ruhumun örsünde dövmek'' olacak, örsünde akkor demiri bükerek insan yaşamı için değer taşıyan bir şey yapan demircinin görevi kadar çetin. Özellikle son sözcüklere dikkat edelim, ''soyumun yaratılmamış vicdanını'' dövmek. Joyce'un burada söylediği, her ne kadar tersini iddia edenler varsa da, vicdanın insana Sina Dağı'ndan tepeden inme, hazır bir biçimde verilen bir şey olmadığıdır. Vicdan, her şeyden önce sanatçının semboller ve biçimlerinden türetilen esinden yarılıp çıkarılır. Her otantik sanatçı, yapmakta olduğunun farkında olmasa bile, soyunun vicdanının yaratılmasına içten bağlanmıştır. Sanatçı bilinçli bir niyetle ahlak yaratmaz, o sadece varlığında kendini gösteren görüyü duymak ve bunu ifade etmekle ilgilenir. Ama sonra, sanatçının gördüğü ve -Giotto'nun Rönesans'ın biçimlerini yaratışı gibi- yarattığı sembollerden, toplumun etik yapısı yontulacaktır.
Sayfa 58 - Metis Yayınları·Kitabı okudu
Shakespeare'in 64. sonesinin sonundaki dört mısrada anlatılan düşünceyi alalım: Böylece yıkımlar bana düşünmeyi öğretti, Zamanın gelip aşkımı götüreceğini. Bu düşünce ölüm gibi, değiştiremez Yalnızca ağlar, yitirmekten korktuğuna sahip olduğu için. Eğer toplumumuzun mantığını kabul etmek üzere yetiştirildiyseniz, sorarsınız: "Niçin aşkına 'sahip olduğu için ağlasın'? Niye aşkının keyfini çıkartmıyor?" Mantığımız bizi durmadan uymaya itiyor — deli bir dünyaya ve deli bir yaşama uymaya. Daha da kötüsü, kendimizi burada Shakespeare'in ifade ettiği deneyimin engin derinliklerini anlamaktan engellemiş oluyoruz. Hepimizin böyle yaşantıları oldu, ama eğilimimiz bu deneyimlerin üstünü örtmeye yöneliyor. Baktığımız güz ağacı göz alıcı renkleriyle öyle güzeldir ki, gözlerimizin yaşardığını hissederiz; ya da duyduğumuz müzik öylesine hoştur ki varlığımızı bir hüzün bürüyüverir. Ağacı hiç görmemiş ya da müziği hiç duymamış olmanın belki daha iyi olduğu, bu soysuz düşünce, bilincimize sürünerek sokulur. O zaman bu huzur kaçıran paradoksla yüzleşmemiş olurduk — "zamanın gelip aşkımı götüreceğini" bilmenin paradoksuyla; sevdiğimiz her şey ölecek. Oysa insan olmanın özü budur, dönmekte olan bu gezegenin üzerinde varolmakta olduğumuz şu kısa anda, zamanın ve ölümün sonunda hepimizden hakkını alacağı gerçeğine karşın bazı insanları ve şeyleri sevebiliriz. Kısa anı uzatmayı arzulamak, ölümümüzü bir sene kadar daha ertelemek anlaşılabilir mutlaka. Ancak bu erteleme, duraklamaya ve sonunda savaşı yitirmeye bir bağlanmadır da. Bununla birlikte, yaratıcı edim ile ölümümüzün ötesine ulaşabiliyoruz. Bu, yaratıcılığın böylesine önemli olmasının ve yaratıcılık ölüm ilişkisinin yüzleşmemiz gereken bir sorun oluşunun nedenidir.
Sayfa 56 - Metis Yayınları·Kitabı okudu
Sanatçılar, McLuhan'ın tabiriyle sabahın ''çiyleri''dirler; bize, kültürümüzün başına gelen ''uzak bir erken uyarı'' verirler. Günümüzün sanatında yabancılaşma ve kaygının sembollerini bol bol görüyoruz. Ama aynı zamanda ahenksizliğin göbeğinde biçim, çirkinliğin ortasında güzellik, nefretin ortasında insan sevgisi -ölümü geçici olarak yenen ama uzun vadede hep yitiren bir sevgi- var. Sanatçılar böylece kültürlerinin tinsel anlamını dışavuruyorlar. Sorunumuz: Onların anlamını doğru okuyabiliyor muyuz?
Sayfa 56 - Metis Yayınları·Kitabı okudu
Yaratıcı Cesaret
Her uğraş yaratıcı cesaret gerektirebilir ve gerektirir. Günümüzde, teknoloji ve mühendislik, siyaset, iş dünyası ve kuşkusuz eğitim, tüm bu uğraşlar ve diğer birçoğu, köklü bir değişimin ortasındalar; ve bu değişimi değerlendirecek ve yönlendirecek cesur insanlar gerekmekte. Yaratıcı cesarete duyulan gereksinim, uğraşın geçirmekte olduğu değişimin derecesiyle doğru orantılı. Oysa yeni biçimleri ve sembolleri hemen dolaysızca ortaya çıkaranlar sanatçılardır: oyun yazarları, müzisyenler, ressamlar, dansçılar, şairler ve de dinsel alanın şairleri olan ermişler. Yeni sembolleri — şiirsel, işitsel, plastik, dramatik— imgeler biçiminde resmetmekteler. Kendi imgelemlerini sonuna kadar yaşıyorlar. Birçok insan tarafından sadece düşlenen semboller sanatçılar tarafından grafik biçimde ifade bulmaktalar. Ancak yaratılmış bir ürünü —mesela Mozart'ın beşlisini— değerlendirdiğimizde de yaratıcı bir edimi icra etmekteyiz. Kendimizi bir resme bağladığımızda —ki modem sanat otantik olarak görebilmek söz konusu olduğunda özellikle yapmamız gereken şeydir— yeni bir duyarlık anını yaşarız. Resme temasımızla içimizde yeni bir görünüm zembereği boşanır; içimizde eşsiz bir şey doğar. Bu da, yaratıcı kişinin resmini, müziğini ya da diğer yapıtlarını değerlendirmenin bizim açımızdan da yaratıcı bir edim olmasının nedenidir. Eğer ki bu semboller tarafımızdan anlaşılacaksa, onları algılarken onlarla özdeşleşebilmeliyiz. Beckett'in oyunu Godot'yu Beklerken'de zamanımızdaki iletişimin iflasına dair entelektüel tartışmalar bulamayız; iflas basitçe orada, sahnede sunulmuştur. Mesela bunu en canlı şekilde, Lucky'nin efendisinin "düşün" emri üzerine girdiği, felsefi bir nutkun tüm debdebesine sahip, oysa gerçekle salt tantanadan ibaret, tükürükler saçan uzun konuşmasında görürüz. Kendimizi
Sayfa 54 - Metis Yayınları·Kitabı okudu