Kendi kendime soruyordum: Hangisi daha iyi? Marsilya'da aldatıcı bir cennette yaşayarak bir an ateşli, yalancı bir mutlulukla kendinden geçmek, bir an sonra da pişmanlığın, utancın acı gözyaşlarına boğulmak mı... Yoksa, İngiltere'nin sağlam bağrında, rüzgarlı bir dağ köşesinde özgür, dürüst bir köy öğretmeni olmak mı?
Bu partal kılıklı köy kızlarının da aslında en soylu ailelerin çocukları kadar değerli olduğunu, doğal üstünlük, incelik, zeka, iyilik tohumlarının en yüksek aile çocukları kadar bu çocukların kanında da bulunduğunu unutmamalıyım.
Başkalarını bilmem, ama bana öyle geliyordu ki bu akıcı, etkileyici sözler huzursuz bir ruhun umut kırıklığıyla dolu derinliklerinden kopup geliyordu; bu derinliklerde de giderilmemiş özlemler, tedirgin edici hayaller kaynaşmaktaydı. Şuna emindim ki St. John Rivers, o kadar günahsız yaşamışken, vicdanı rahat, titiz çalışırken gene de Tanrı'nın insana bağışladığı o, "kavranamayacak kadar derin, yüce" huzura kavuşamamıştı. Bu konuda da benim gibiydi.
Ben ki yitirdiğim cennetin, kırdığım putun gizli, kahredici özlemini çekiyordum. İçimdeki bu gizli özlemi son zamanlarda pek dile getirmedim; ama gece gündüz, bu amansız duygunun pençesinde kıvranıyordum.