Hayır, kendi kendini sen çekip ayıracaksın, kimse sana yardım etmeyecek. Kendi elinle sağ gözünü oyacaksın. Kendi elinle sağ elini keseceksin. Kendi yüreğini kendin deşeceksin.
"Bir kez seni temelli ele geçireyim hele... Bak görürsün şöyle bir zincire vurmazsam, sözgelişi!" Bunu söylerken saat zincirini gösteriyordu. "Evet, miniciğim benim, seni yelek cebimde taşıyacağım böyle... Yitirmemek için."
Bu kez ben öfkeye benzer bir hisse kapılarak, "Gideceğim diyorum size!" diye bağırdım. "Burada, bir hiç olarak kalmaya dayanabilir miyim sanıyorsunuz? Bana can veren ekmekle suyun elimden alınmasına dayanabilir miyim? Yoksulum, ufak tefek, gösterişsizim, diye duygusuz, ruhsuz muyum sanıyorsunuz? Öyleyse, yanılıyorsunuz. Benim de en azından sizinki kadar duygulu bir yüreğim, ruhum var. Tanrı bana güzellik, zenginlik de bağışlasaydı... Benden ayrılmak size de güç gelirdi... Sizden ayrılmanın bana güç geldiği kadar! Şimdi sizinle konuşurken gelenekleri, alışkanlıkları, hatta şu ölümlü benliğimi bile hiçe sayıyorum. İkimiz de bu dünyadan göçmüşçesine... Benim ruhum sizin ruhunuza sesleniyor; ikimiz de Tanrı'nın huzuruna çıkmışız, eşitmişiz gibi - ki elbet eşitiz aslında."
Çünkü arada sana ilişkin tuhaf duygulara kapılıyorum. Hele böyle, şimdiki gibi, yakınımda olduğun zamanlar. Sanki sol kaburgamın altında bir yerde bir ip varmış da bu ip senin sol kaburgana sımsıkı bir kördüğümle bağlanmış. Öyle sanıyorum ki aramıza dağlar, denizler girerse bizi birbirimize bağlayan bu ip kopacak. O zaman da için için kanlarım akacakmış gibi bir kuruntuya kapılıyorum.
Akılsız salt duygu pek lezzetsiz bir şerbete benzer, ama duygunun yumuşatamadığı salt akıl da insanın boğazından geçemeyecek kadar acı, kekre bir ağudur.