bulutlara baktım; beyazlardan bir parça düşürdüm
saçlarıma;
kuşlar izlerini sildi odamdan;
hangi gece suçluydum? hangisini sen yaptın?
gıcır gıcır bir kurşun tam solumda
affet, alçak gönüllü biri olamadım.
gözlerimi siliyorum yağmur başlıyor
yağmuru siliyorum ellerim paslanıyor
çölü içinden geçirenleri anımsıyorum,
geçerken denizleri emanet alanları hani
ölümün bile inanacak kimsesi kalmadı
hiç ağlamayacak mısın?
Judith, Alman oyun yazarı Friedrich Hebbel'in 1840 tarihli tragedyası. Oyunda özet olarak Holofernes katı ve zalim bir fatih olarak Bethulia şehrini ele geçirmek üzeredir. Şehir teslim olmaz ancak açlık ve susuzlukla sınanmaktadır. Halkın kahramanı rolünü üstlenmeleri gereken erkekleri de bir şey yapamaz, şehir perişan haldedir. Judith ise şehrini kurtarmak adına Holofernes'i öldürmek için yola çıkar. Planı Holofernes'in huzuruna çıkınca onu öldürmektir. Bu yolda çeşitli oyunlar çevirir. Judit, Holofernes'in çadırına girdiğinde bu toksik maskülenliğin karşısında sadece nefret değil, cinsel bir çekim de hisseder. Ancak Holofernes tarafından tecavüze uğradığında artık bu mesele kişisel bir hesaplaşmaya dönüşür ve Holofernes uyurken onun kafasını keser, ardından elinde Holofernes'in başıyla ülkesine döner. Judith, Eski Ahit'ten bir metindir. Eski Ahit'te Judith halkını (Bethulia şehrini) Asur komutanı Holofernes’in zulmünden kurtarmak için Tanrı’nın bir enstrümanı olarak hareket eden, kusursuz, dindar ve vatansever bir figürdür. Hebbel ise bu "kusursuz azize" imajını yıkar, Hebbel'in Judith'i toplumsal cinsiyet rolleri ve kendi cinselliğiyle çatışma halindedir. Böylelikle Hebbel kadını pasif bir kurtarıcı veya ilahi bir araç olmaktan çıkarıp, kendi arzuları ve psikolojisi olan gri bir özneye dönüştürür.
Dönemsel olarak bakıldığında da 19. yüzyılın ilk yarısında Alman toplumlarda kadının yeri küche, kirsche, kinder (mutfak, kilise, çocuk) formülüyle sınırlı, kadının varoluşu da aile, ev işleri, annelik ve eş olma rolü ile sınırlandırılmıştı. O dönemde kaleme alınan çoğu eserde kadın ya korunmaya muhtaç, saf ve itaatkar "melek(!)" veya tehlikeli ve günahkar "cadı(!)" olarak iki uç noktada karakterize ediliyordu. O dönemin kadın kahramanları genellikle kurban rolündeydi.
Gözlerinin içine baktığımda kendimi mahkûm edilmiş hissediyorum. Oysa böyle bir durumda çevresinde kendisini koruyacak birini arayacak ve beni görecekti.