“Ben gidiyorum ama sen daha burdasın. Biraz daha katlan bu kötü dünyamıza benim hikayemi anlatmak için…”
Hikayemizi anlatacak birine ihtiyacımız var. İyi ya da kötü bir şeyler. Gidenlerin kalanların iki dudağı arasında kalmasının sebebi budur belki de geride onu anlatacak birinin varlığı. Eğer öyleyse itiraz ediyorum albayım. Kabul etmiyorum böyle bir görevi. Ölümün ve doğumun çok daha farklı bir açıklaması olmasını bekliyorum. Bu dünyadan izimiz bile kalmadan göç etmemizin ya da hiçbir fikrimizin olmadığı bir evrene ayak basmamızın. Umarım Tanrının mantıklı bir açıklaması vardır bunların hepsi için.
Gelelim kitaba anladığınız üzere yine bir yas sürecinin içine düştüm. Okuyup okumakta çok kararsızdım bu kitabı etrafımda okuyanların yorumlarından dolayı. Fakat korktuğum gibi olmadı.
Aile bireylerinden birinin sürpriz ölümüyle birlikte yas sürecini de içine alan bir hikayeydi. Hamnet’in anne ve babasının tanışmasının evlenmesinin ve ardından da koca bir kaybı kucaklamasının hikayesiydi. En dikkat çeken şeyse bir iyileşme hikayesi olmadığıydı yaralanan insanın ne kadar darbe alabileceğini ve bu durumu zaman zaman kabul edip, zaman zaman kabullenememe işini satır satır anlatmış yazar. Yas süreci de böyle bir şey değil mi zaten? Bazen bir çukurda debeleniriz, bazen denizin üstünde yürürüz. Fakat bir gerçek var ki; hiçbir zaman hiçbir şey eskisi gibi olmaz.
Çok büyük bir beklenti ile okumadım. Tek bir şey hoşuma gitmedi; geçmiş ve gelecek örüntüsünü yeteri kadar profesyonel yapamamıştı yazar. O kimdi, bu kimdi demekten kitaba da adapte olamayabiliyorsun belli bir sayfaya kadar. Ama genel bir çerçevede değerlendirirsem güzeldi.
Kitapla ve sevgiyle kalın’larım