Bir evi ev yapan şey duvarlar değildir. Bir evi ev yapan şey, aynı koridorda yıllarca birbirinin ayak sesine alışan canlıların sessiz anlaşmasıdır. Yılkı ile on yıl yaşadım. On yıl, bir insan ömründe belki kısa sayılır. Ama bir kedinin gözlerinden bakınca, neredeyse bütün bir hayat demektir. Sabahları mutfağa giderken peşimden gelen bir hayvan değildi o, alışkanlıktı. Akşam kapıyı açtığımda beni karşılayan bir kedi değil, eve dönüşün kendisiydi. Bir koltuğun üzerinde uyuyan tüylü bir beden değil, bu dünyanın gürültüsüne karşı kurulmuş küçük bir sığınaktı.
Zamanla birbirimize benzedik. O konuşamadı, ben anlatamadım ama aynı evin içinde yıllar boyunca insanın kalbini anlatmak için kelimelerin her zaman gerekli olmadığını öğrendik. Bazen sadece aynı odada bulunmak yetiyordu. Ben kitabımı okurken o pencerenin önünde otururdu. Ben susarken o uyurdu. O uyurken ben onu izlerdim. Hayat, büyük olaylardan çok bu küçük tekrarların toplamıydı.
İnsanlar birbirlerine sevgiyi sürekli anlatmaya çalışıyor. Sözler veriyor, açıklamalar yapıyor, kendilerini ifade ediyorlar. Yılkı ise on yıl boyunca bana hiçbir şey açıklamadı. Ama en yalnız günlerimde yanımda oturdu. En sessiz gecelerimde aynı odada uyudu. Bazen sevgi, anlatılan değil, varlığıyla hissedilen bir şeydi. Bunu bana bir insan değil, bir kedi öğretti.
Sonra hastalık geldi. İlk başlarda insan inanmak istemiyor. Birkaç ilaçla düzelecek sanıyorsun. Birkaç gün sonra eski günlerine dönecek sanıyorsun. Çünkü sevdiğin bir canlıyı kaybetme ihtimalini aklın kabul etse bile kalbin reddediyor. Ama böbrek yetmezliği yavaş ilerleyen bir ayrılık gibidir. Her gün biraz daha eksilir hayat. Bir gün mama kabının başında daha az durur, bir gün koltuğa çıkarken zorlanır, sonra gözlerinin içinde tarif edemediğin bir yorgunluk belirir.
İnsan o