Benim harcım değil kötülük fırtınasında liman olmak!
Güneşin altında terleyen, çileyi çeken peygamberlerin kendisidir; onların açtığı gölgede serinleyip meyve yiyenler ise ümmetleri ve insanlıktır. 1. Rollerin Tersine Dönmesi: Çileyi Çeken Önderler Normal toplumsal hiyerarşide liderler gölgededir, tebaa ise güneşin alnında çalışır. Peygamberlik müessesesinde ise durum tam aksidir. Peygamberler, insanlığın manevi ve ahlaki kurtuluşu için en ön safta saf tutmuş, en büyük bedelleri ödemişlerdir. Hz. Nuh: Yüzyıllarca alaya alınarak, sıcakta ve zorlukta o gemiyi inşa etmek için ter döktü. Gemi bittiğinde ve tufan koptuğunda, insanlık onun emeğinin "gölgesinde" hayatta kaldı. Hz. İbrahim: Putperest bir toplumun içinde tek başına mücadele etti, ateşe atılma pahasına doğruluktan şaşmadı. Bugün milyarlarca insan onun kurduğu tevhid inancının ve teslimiyetin meyvelerini topluyor. 2. Maddi Çile ve Manevi Konfor Peygamberler, getirdikleri nizamla insanlığa hem dünyevi bir huzur hem de uhrevi bir kurtuluş vaat ettiler. Kendileri ise dünyada çoğunlukla hasır üzerinde uyudu, günlerce aç kaldı. Hz. Musa: Firavun’un sarayındaki hazır "meyveyi ve gölgeyi" reddederek, kavmiyle birlikte çölün sıcağına, sürgüne ve göçebeliğe talip oldu. Kavmi sık sık şikayet ederken (bıldırcın eti ve kudret helvası isterken), o yükü omuzlayan taraftı. Hz. Muhammed (s.a.v.): Mekke’de boykot yıllarında açlıktan karnına taş bağlayan, Taif'te taşlanan, Uhud'da dişinden olan oydu. O bu çileyi çekerken, kurduğu adalet düzeni sayesinde bugün İslam dünyası onun getirdiği ahlakın, kardeşliğin ve hukukun meyvesini yiyor. Kendisi bir devlet başkanı olduğunda bile lüks içinde yaşamadı, geriye maddi bir miras bırakmadı. 3. Bedeli Ödeyen Ağacı Diker Onlar, "Benden sonrakiler gölgesinde otursun" diye fidan diken bilge bahçıvanlar gibidir. "Kıyametin
Duygu ve Düşünce
Babalığın onda 2'si yedirmek giydirmekse gayrısı da güzel sözle nasihat etmektir. Konuşmak, anlatmak. anlamaya çalışmak vesaire diye gider bu nasihat işleri. Ulan bunu yazarken de güneş gözlüğü ile yazıp ekstra çile çekiyorum. Neyse, siz de bu sözüm dinleyin gençler.
İnsan ve Duygular
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
SELİM GÜRBÜZER KİTAPLARI-KDY
ÖLÜM BİR “MİHRİBAN” SELİM GÜRBÜZER Sarı saçlarını deli gönlüme Bağlamışım çözülmüyor Mihriban Mihriban Ayrılıktan zor belleme ölümü Görmeyince sezilmiyor Mihriban Sevdiğim Mihriban Yar değince kalem elden düşüyor Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor Lambada titreyen alev üşüyor Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban Tabiplerde ilaç yoktur yarama Aşk değince ötesini arama Her nesnenin bir bitimi var ama Aşka hudut çizilmiyor Mihriban Sevdiğim Mihriban Evet, aşka hudut çizilmiyor. Nasıl çizilsin, öyle bir aşktır ki bu; -Mecnun 'Leyla Leyla' diye çöle düştüğünde ilahi aşkta bulur kendini. -Necip Fazıl aynaya ‘Hani ya kendim” diye sorduğunda tıpkı bir askerin komutanı karşısında oku sadakta elde kemendiyle emrine amade esas duruşta beklediği gibi ‘Benim Efendim’ dediği Abdülhakim Arvasi’ye bend etmiş halde bulur kendini. -Muhsin Yazıcıoğlu kuyu gölgesi üşüdüğü Yusufiye’den “Sonsuzluğa ulaşmak istiyorum” diye ötelere kanatlandığında kar beyaz toprağın bağrına düşüp sonsuzluk kervanında bulur kendini. -Abdurrahim Karakoç ise lambanın titreyen alevinde üşürcesine “Sevgi yetmiyor” diyerek kendini aşkın gözyaşı mihrabında bulur. Belli ki bu üşüme bildiğimiz cinsten üşümek değil. Bu üşüme halini iki güzel insanın hal ve ahvalinden ancak çözebiliyoruz. İşte o iki güzel adam Muhsin Yazıcıoğlu ve Abdurrahim Karakoç’tan başkası değil elbet. Üşüme hadisesinin en yoğun yaşandığı Kahramanmaraş adına yakışır bir şekilde, nasıl ki 80 yıl öncesinde Karakoç’u Mihriban’ca kendi toprak basar kucağında sarıp sarmalamışsa, Muhsin Yazıcıoğlu’nu da tarihler 2009 Martını gösterdiğinde bu kez o en soğuk kış ayazında Keş dağlarında kar beyazca sarıp sarmalayacaktır. Öyle anlaşılıyor ki; Karakoç’a Kahramanmaraş
Piraye, Türk edebiyatının en derin, en sadık ve belki de en sessizce canı yanan figürlerinden biridir. Nazım Hikmet’in "Kızıl Saçlı Amazon"u, hayatının 13 yılını bir adamı hapishane kapılarında bekleyerek geçiren, ancak nihayetinde büyük bir ihanetle baş başa kalan bir kadındır. Onların hikayesi muazzam bir aşkla başlayıp, edebiyat tarihinin en can yakıcı hayal kırıklıklarından biriyle son bulmuştur. 1. İlk Karşılaşma ve Büyük Aşk Piraye, Nazım ile tanıştığında iki çocuklu, eşinden ayrılmak üzere olan bir kadındı. Nazım ise ona ilk görüşte aşık oldu. 1935 yılında evlendiler. Ancak mutlulukları çok uzun sürmedi; Nazım Hikmet, siyasi görüşleri ve şiirleri nedeniyle 1938 yılında tutuklandı ve 28 yıl hapse mahkum edildi. 2. 13 Yıllık Büyük Bekleyiş Nazım, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde çile doldururken, Piraye dışarıda hem iki çocuğunu büyütmeye çalışıyor hem de geçim derdiyle boğuşuyordu. Ancak Nazım’ı bir gün bile yalnız bırakmadı. Mektuplar ve Şiirler: Nazım, Türk edebiyatının en güzel aşk şiirlerini (örneğin Saat 21-22 Şiirleri) hapishanede Piraye için yazdı. Sadakat: Piraye, yokluğa ve baskılara göğüs gererek Nazım’ın hem eşi, hem sırdaşı hem de dış dünyayla olan bağı oldu. Nazım onun için bir eşten öte, adeta bir nefesti. "Ben senden önce esirgenmedim, ben senden önce dinlenmedim... Karım benim, canım benim, Pirayem..." — Nazım Hikmet 3. İhanet: Münevver’in Ortaya Çıkışı Takvimler 1948 yılını gösterdiğinde, Nazım Hikmet Bursa Cezaevi'ndeyken kendisini ziyarete gelen dayısının kızı Münevver Andaç'a aşık oldu. Münevver de evliydi. Nazım, Piraye’ye bir mektup yazarak durumu itiraf etti ve boşanmak istediğini söyledi. Piraye yıkılmıştı. Ancak kısa süre sonra Nazım ve Münevver’in ilişkisi çıkmaza girdi ve Nazım cezaevinde açlık grevine başladı. Ölümün kıyısına
Taşınmak çile ya... Hele ki bir sürü kitabın da varsa... :)
2 büyük kutu ve bir valize sığdıramıyordu. Ne yapacağını bilemiyordu... 🤣
Duygu ve Düşünce
MEDİNE’DEN BUHARA’YA - Güneş Balçıkla Sıvanamaz-KDY
MEDİNE’DEN BUHARA’YA Güneş Balçıkla Sıvanamaz SELİM GÜRBÜZER Bundan 30 yıl önce Gündüz Gazetesinde ve yakın dönemlerde ise hem Bayburt Postası, hem EnPolitik internet sitesinde yayınlanan makalelerimi güncelleyip 2023 yılı içerisinde Medine’den Buhara’ya adlı ikinci eserimi Kitap Yurdu Doğrudan Yayıncılık’tan okuyucuyla nihayet buluşturabildim. Yayınlanan bu eserim 512 sayfa hacimli olup 8 bölümden oluşmakta. Söz konusu Bölümler: -Saadat-ı Kiram, -Yazarlar Ne Dedi? -Tasavvufi Sohbetler, -Medine’den Buhara’ya Giden Yolda Sofinin Dünyası, - Medine’den Buhara’ya Giden Yolda 11 Usul - Medine’den Buhara’ya, Buhara’dan Ahiret Yurduna vs.başlıklar altında incelenip içerisinde 73 ayrı başlıkta yazı bulunuyor. Kitabın önsözünde şu ifadelere yer verdim: “Allah Teâlâ’ya (c.c) hamd-u senalar, sadatların önderi ve mürşidi olan Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)’e selat ve selam olsun. Yüce Allah (c.c) sadatların himmet ve feyizlerini üzerimizden eksik etmesin. Eser incelendiğinde Resulüllah (s.a.v)’den başlayan bu kutlu yolun, Gönül Sultanlarının hayatta iken dile getirdikleri o müthiş nübüvvet nuru sohbetlerin yanısıra sünnet-i seniyye üzere yaşayış biçimlerinden ilginç kareler ve Medine’den Buhara’ya uzanan son halkasındaki Seyda Hz.lerinin genişçe hayat serüveninden bir dizi hatıratın yer aldığı görülecektir. Tabii ki, Sadatları hakkıyle anlatmanın imkânsız olduğunun idrakiyle, karınca kararınca ne ortaya koyabilirsek, o nisbette de manevi tasarruf ve sohbet şemsiyelerinin altında istifade edebileceğimiz düşüncesiyle bu eseri kaleme aldık diyebilirim. Eserin hazırlanmasına koyulduğumu yıllarda bizatihi evlatlarıyla yaptığım istişare neticesinde Seyda Hz.leriyle ilgili şimdiye