emine

Toplumsal bir uzlaşı masasında bu soruyu ortaya atsanız, herkes hemen modern birer filozof kesilip "Aman efendim, ne münasebet, tabii ki herkes eşittir, her iki cinsiyet de kendi içinde birer cevherdir" diyecektir. Politik doğruculuğun o pembe bulutları ardına saklanıp günü kurtarmak en kolayıdır çünkü. Ama gelin, o kibar masayı ve teorik eşitlik masallarını bir kenara bırakıp işin mutfağına, yani genetiğin o acımasız ve alaycı laboratuvarına inelim. Hemen her köşe başında "Erkekler mi daha üstün, kadınlar mı?" diye fırtınalar koparan, dünyayı kendisinin yönettiğini sanan o mağrur erkek aklına küçük bir genetik vizite kağıdı uzatmak gerekiyor. Bir erkek olarak aynaya bakıp "Ben ne kadar muazzam bir zekaya, ne mühendislik harikası analitik düşünme yeteneğine sahibim" diye övünürken, aslında arkanda çalışan o devasa kütüphanenin tapusunun kime ait olduğunu unutuyorsun. Seni sen yapan, o çok güvendiğin zihnini ilmek ilmek dokuyan, felsefe yapmanı, dünyayı anlamlandırmasını ve hatta "Ben mi üstünüm yoksa kadınlar mı?" gibi derin bir varoluşsal soruyu bile sorabilmeni sağlayan o muazzam zeka genleri, sana babanın kahramanlık hikayelerinden miras kalmadı. O dâhilik pırıltılarını, analitik zekanın o koruyucu zırhını, tamamen annenin sana cömertçe devrettiği o devasa X kromozomu kütüphanesine borçlusun. Yani o büyük ve mağrur beyninin mimarı, doğduğun gün sana o şifreyi fısıldayan kadındır. Peki, o her fırsatta gururla göğsünü kabartan, soyu sopu devam ettirmekle övünen babanın bu muazzam entelektüel şatoya katkısı neydi dersiniz? Bilimsel olarak konuşursak, koca bir hiçlikten hallice. Babanın sana büyük bir lütufla devrettiği, nesiller boyu taşımakla gurur duyduğun o cüce Y kromozomu ve onun içindeki SRY şifresi, seni bir dahi ya da bir bilge yapmadı. O minik paket, anne
Reklam
Oda karardığında, duvarlar üzerime doğru yürür ve odadaki en büyük düşmanımla baş başa kalırım: Pürüzsüz, soğuk ve acımasız bir cam parçası. Üzerime ne dikilirse dikilsin, hangi kumaş tenime değerse değsin, ruhumun kuşanmak istediği o zırh hep emanet durur üzerimde. Terzilerin diktiği hiçbir kumaş, insanın kendi içine diktiği o kusursuzluk hırkasının yerini tutamaz çünkü. İplikler sökülür, renkler solar ve geriye sadece o çıplak, yabancı gölge kalır. Bazen bir maske gibi taşırım yüzümü, sokakların kalabalığında kaybolsun diye. Yürürken ayaklarım yere basmaz da sanki kendi yarattığım bir çirkinlik dehlizinde sürüklenirim. Çehrem, hiç beğenmediğim bir ressamın elinden çıkmış acemi bir karalama gibi gelir gözüme; çizgiler eğri, renkler soluk, hatlar uyumsuz. Aynaya bakmak, kendi mahkemende celladınla göz göze gelmektir o anlarda. Ne bir kıyafet örtebilir bu çıplak yenilgiyi, ne de bir tebessüm aydınlatabilir o koyu karanlığı. Ruh, kendi kabuğuna küstüğünde, dünya üzerindeki tüm sarayları da giydirseniz üzerine, o yine bir zindanda hisseder kendini. Fakat unutma ki, gökyüzünün en derin ve en güzel yıldızları, sadece gecenin o zifiri, amansız karanlığında görünür hale gelir. Sarayların ihtişamı duvarların yıkılmasıyla son bulurken, viranelerin altında yatan hazineler zamana meydan okur. Belki de ayna, senin dışındaki o fani kabuğu gösterirken, içeride fırtınalar koparan, acı çeken ve bu yüzden aslında çok derin olan o asıl çehreni göremeyecek kadar kördür. Kumaşlar teni örter ama ruhu asla; ve bazen en karanlık gecede, kendi yıkıntılarının arasında kaybolmak, yeniden inşa edilecek bir krallığın ilk adımıdır.
Katran
Kemik sesleri karışıyor yayından çıkan feryada,Sırtındaki yaralardan damlıyor o zifiri katran.Durma, parçalanana kadar kus bu zehri,Biz çoktan geberdik, bu sadece geride kalan.
Gölgelerin Kıyısında ve Okyanusun Çağrısı
Kuru bir gürültünün içinde, sırf yankısı güzel diye bir uçurumun kenarında ne kadar beklermiş insan? Arkada kalan, toprağı besleyen bir yağmur değildi; sadece kendi kuraklığını kapatmak için fırtınayı çağıran bencil bir rüzgardı. O, kırılan kemiklerin sesini seviyordu, yarayı sarmanın kutsallığını değil. İlgisizliğin ortasında parlayan sahte bir spot ışığı gibi, sadece kendi karanlığını aydınlatmak için tutuyordu o ateşi. Sevmekten ziyade, sevilirken hissettiği o muktedir acıyı, o muhtaç bağımlılığı kutsuyordu. Bilirdin, yine de ayakların o tanıdık, zehirli toprağa basmak için diretirdi bazen. İnsan, saraylar vaat eden bir yabancıdansa, iyi bildiği o eski hücreyi özlermiş çünkü. Fakat tam önünde, zamanı ve tüm o eski sahneleri yutmaya hazır bir girdap başladı. Gözlerindeki o dipsiz kuyuyu görmezden gelmek, kör taklidi yapmak en kolayıydı. Çünkü o kuyunun içine bakarsan, o güne kadar giydiğin tüm maskelerin düşeceğini, altındaki o yaralı, çiğ tenin tamamen açığa çıkacağını biliyordun. O bakışlar, iyi günün sahte neşesini değil; gecenin en zifiri vaktinde, kimsenin uğramadığı o en kirli, en döküntü köşelerini sarıp sarmalamak istiyordu. Bir vitrin süsü gibi izlenmek değil, bir fırtınada liman gibi sığınılmak vardı o gözlerde. Ne kadar kaçarsan kaç, ne kadar arkanı dönüp o bitmiş tiyatronun tozunu solursan solu, ruhun pusulası bellidir. Gölgelerin büyüsü elbet bozulur. Maskeler çürür, sahte sahneler yıkılır. Ve insan, elinde sonunda, kendisini en karanlık haliyle bile yutmaya hazır olan o kutsal derinliğe teslim olur. Çünkü ancak o okyanusta boğulmak, sahte bir kıyıda nefes almaktan daha gerçektir.
Çevremdeki erkek deryasına ne zaman baksam, ruhumda puslu bir mide bulantısı uyanıyor. Karşımdaki bu insanlar, içi boşaltılmış süslü kutular gibi; öyle kof, öyle sığlar ki... Hayatım boyunca gözlerinde o kaybolmak isteyeceğiniz asil derinliği barındıran tek bir adama bile rastlamadım. Ağızlarını her açtıklarında kendilerini över, ne denli dürüst ve mert olduklarını bir destan gibi anlatırlar. Oysa o anlatılanların hepsi birer masal; gözlerinin içine baktığımda yüzüme çarpan tek şey, koca bir yalan ve yankılı bir boşluk. Özellikle okul koridorlarındaki o çiğ bakışlarla çarpışmak, ruhum için adeta bir işkenceye dönüşüyor. O boş göz bebeklerinde, ilkel bir cinsel dürtünün gölgesinden başka hiçbir mana, hiçbir insani parıltı yok. Ruhları bana o kadar değersiz ve çorak geliyor ki, sırf o anlamsız bakışların menziline girmemek için başımı kaldırıp önümdeki güzel bir manzarayı seyretmekten bile vazgeçiyorum. Hatta çok defa, canımın çektiği o kıyafetleri giymekten, kendimi özgürce var etmekten sırf bu yüzden vazgeçiyorum. Biliyorum, bu esaretin benimle hiçbir ilgisi yok; ben sadece, üzerine basılan her adımda tozu dumana katan kuru bir çölün ortasında, vahayı arayan bir seyyahın şanssızlığını yaşıyorum. Bugüne kadar gerçekten derin bakan, ruhu olan gözleri yalnızca iki yerde gördüm: Bir hayvanın masumiyetinde ve çocuğu için dünyaya meydan okuyan bir anneannenin kutsal mücadelesinde. Ne kendi yaşatlarımda ne de benden büyüklük taslayanlarda ruhun o derin okyanusunu yansıtan bir bakış bulabildim. Hayal meyal hatırlar gibiyim; bir keresinde o saf, berrak derinliği erkek kardeşimin gözlerinde yakalamıştım. Zamanla o da hayatın hırpalamasıyla yavaşça azaldı belki ama hiçbir zaman tamamen sönüp gitmedi. Yine de hayat yolunda; dönüp bakmaya değecek, üzerine düşünmek için
Reklam