En iyi değilim, en kötü de. En cömert değilim, en cimri de. En kibirli değilim, en mütevazı da. Hiç kimseyi kandırmamış değilim, herkesi aldatmış da. Kimseyi yarı yolda bırakmamış değilim, herkesi satmış da. Hep iyiliğimden kaybetmiş değilim, kötülük yapa yapa kazanmış da. Çok başarılı olduğum günler de oldu, dibe vurduğum da. Sevgi dolu değilim, nefret dolu da. Barışçıyım, biraz da savaşçı. Biraz güçlüyüm, biraz zayıf. Biraz iyiyim, biraz kötü. İyi, kötü… İnsanım…
Alıntı
GÜNÜN YORUMU (16.06.2026) İster sanatçı ol ister siyasetçi. İster gazeteci ol ister hukukçu. İster memur ol ister işçi. İster evli ol ister bekâr. İster genç ol ister yaşlı. İster kadın ol ister erkek. İster aç ol ister tok. İster zengin ol ister fakir. İster mutlu ol ister mutsuz. İster video paylaş ister fotoğraf yayımla. İster yazı yaz ister gazete oku. İster güçlünün yanında ol ister zayıfı destekle. İster cömert ol ister cimri. İster namuslu ol ister namussuz... Nerede ve nasıl yaşarsanız yaşayın, insan anlaşılmak ve beğenilmek istiyor. Yanında ve yakınında güveneceği insan istiyor. Herkes, herkesi anlayamıyor. Herkesin hayatında bilinmeyen, anlaşılmayan ve görünenden büsbütün başka hayatlar var. İnsanın içi dışı bir değil. Özü sözü bir değil. Herkes işine ve hesabına geldiği şekilde davranarak hayatta kalmaya çalışıyor. Bazen kendi hakkını savunurken başkasının hakkını yiyor insanoğlu. Sorsak herkes adaletli. Kendine göre adalet istiyor insanlar. Kendi lehine olmasını istiyor her şeyin. Yasaların kendisini kayırmasını istiyorlar. Tüm iyiliklerin kendisine yapılmasını isteyenler var. Her şeye hükmetmeye çalışanlar var. Gözümüzün içine baka baka yalan söyleyenler var. Kandıranlar ve oynayanlar var. Başkasının kötülüğünü isteyenler var. İşleri zorlaştıranlar var. Çevresinde olup bitenleri iyi algılayamayanlar var. Ustalıkla gizlenenler var. Herkes hayat sahnesinde birer oyuncu sanki. Herkes, başkaları hakkında bazı yargılara sahip. Kimi sözleriyle yargılıyor, kimi bakışlarıyla. Kimi de davranışlarıyla yargılıyor. Aynanın karşısına geçip de kendini yargılayan var mı?
Duygu ve Düşünce
Reklam
🌹 *Hazret-i Aliyyül Mürteda “radıyallahü anh”* Buyurdu ki: Hased eden dâimâ hastadır, cimri insan, dâimâ fakîrdir. 🌐 *Dinimiz İslam* dinimizislam.com 📖 *Hakikat Kitabevi* hakikatkitabevi.com 🎥 *Dinimiz İslam YouTube Kanalı* youtube.com/@dinimizislamtv 💙 *Osman Ünlü ile Huzura Doğru YouTube Kanalı* youtube.com/@osmanunluhuzur... ❤️ Beğen 👉 Paylaş 📣 Tavsiye Et
Alıntı
Kendimi sevmekte bu kadar cimri olmamalıydım.
1243 yılındaki Kösedağ Yenilgisi, Anadolu Selçuklu Devleti’ni ani bir yıkıma uğratmadı; aksine devleti yaklaşık 65 yıl sürecek bir bağımlı koruma (vasallık) dönemine soktu. Selçukluların 1308 yılına kadar kağıt üzerinde de olsa varlığını sürdürebilmesi, Moğolların (ve daha sonra İlhanlıların) doğrudan yönetim kurmak yerine dolaylı bir sömürü mekanizmasını tercih etmelerinden kaynaklanıyordu. Kösedağ Savaşı'nın hemen ardından yapılan anlaşmayla Selçuklular, Moğollara yıllık muazzam bir haraç ödemeyi kabul etti. Bu haraç; tonlarca altın, binlerce at, koyun ve kumaş balyalarından oluşuyordu. Moğollar için Anadolu’yu bizzat asker ve bürokrat göndererek yönetmek hem maliyetliydi hem de coğrafi olarak zordu. Bu yüzden, Selçuklu vergi ve idari mekanizmasını bozmayıp bir "vergi acentesi" gibi kullanmayı daha kârlı buldular. Vergi düzenli ödendiği ve Moğol ordusuna askeri destek sağlandığı müddetçe Konya’daki sultanın tahtında oturmasına izin verildi. Moğollar, Selçuklu hanedanının yeniden güçlenip bir tehdit haline gelmesini engellemek için taht kavgalarını körükledi. Çoğu zaman tek bir sultan yerine, kardeşleri aynı anda tahta ortak ederek devleti ikiye ya da üçe böldüler. II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in ölümünden sonra oğulları II. İzzeddin Keykâvus, IV. Rükneddin Kılıç Arslan ve II. Alâeddin Keykubad arasında kurdurulan üçlü saltanat (ortak yönetim), merkezi otoriteyi tamamen felç etti. Sultanlar, kendi kardeşlerine karşı Moğol hanlarından yardım istemek zorunda kalan birer kuklaya dönüştü. Bu dönemde gerçek siyasi güç, sultanlardan çok Moğollarla ilişkileri yönetebilen güçlü Selçuklu vezirlerinin ve bürokratlarının eline geçti. Bu dönemin en sembolik figürü Pervâne Mu‘îneddin Süleyman'dır. Pervâne, zekice bir diplomasi yürüterek yaklaşık yirmi yıl boyunca Tebriz’deki
Tarih
Malya’nın Yabancı Kılıcı: Babai İsyanı’nda Frenk Paralı Askerleri ve Selçuklu Meşruiyetinin Epistemik Kırılması 1240 yılında Malya Ovası’nda patlak veren Babai İsyanı’nın tasfiyesi, Türkiye Selçuklu tarih yazımında genellikle bir iç asayiş vakası ya da Moğol istilası öncesi dinsel-sosyal bir patlama olarak ele alınır. Ancak bu isyanın bastırılmasında kritik bir "operasyonel koçbaşı" olarak devreye sokulan zırhlı Frenk (Latin/Haçlı) paralı askerleri, askeri bir zorunluluğun ötesinde, Selçuklu merkezî otoritesinin teolojik, bürokratik ve toplumsal meşruiyet zeminindeki derin bir çürümenin sembolüdür. Bu makale; Malya Ovası’nı Selçuklu’nun yapısal fay hatlarının kesiştiği bir kriz nexusu (kesişim merkezi) olarak kabul ederek, Frenk askeri kullanımının toplumsal hafızada, askeri teolojide ve merkez-çevre geriliminde yarattığı kümülatif kırılmayı tarih sosyolojisi merceğinden incelemektedir. 1. Bir Kriz Nexusu Olarak Malya Ovası Anadolu Selçuklu Devleti, göçebe ve yarı göçebe Türkmen kitlelerinin askeri mobilitesi ve fetih dinamizmi üzerine inşa edilmiş heterojen bir yapıydı. Ancak devletin kurumsallaşma, yerleşik hayata geçme ve Fars kökenli bürokrasiyle merkezîleşme politikaları, sistemi kuran asli unsur olan Türkmenleri zamanla taşraya ve yönetimsel çepere itti. II. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde zirveye çıkan vergi adaletsizlikleri, toprak düzenindeki bozulmalar ve Moğol baskısıyla sıkışan nüfus, Baba İlyas ve Baba İshak’ın karizmatik liderliğinde teolojik-siyasal bir patlamaya (Babai İsyanı) dönüştü. İsyanın Amasya ve Tokat hattından başkent Konya’ya doğru bir çığ gibi büyümesi, Selçuklu’nun yerel askeri mekanizmalarını felç etti. Devlet, tahtı ve rejimi korumak adına son çare olarak Malya Ovası’nda ağır zırhlı Frenk süvarilerini cepheye sürdü. Niceliksel olarak
Tarih
Reklam
Reklam