Eğer kendisi çaresizlik gibi görünen bir yaşam sürüyorsak neden böyle bir yaşamın sonunu çaresizlikten kurtuluş olarak görmeyelim ki? Bunun bir nedeni gerçek dramlardan kurtulmanın neredeyse imkansız oluşudur. İnsanın çaresizliği de bunun paradigmatik bir örneğidir.
Fakat insan yaşamına önyargılarımızı bir kenara bırakarak nesnel bir açıdan baktığımızda kötünün tüm insan yaşamlarının içine nüfuz ettiğini görüyoruz.
Bir gün, birisi mezarımızda durur ve mezar taşının üzerindeki ismin temsil ettiği insanı merak edebilir, o insanın -siz ya da ben- bir zamanlar önemsediği her şeyin bir hiçe dönüştüğünü düşünebilir. Fakat çok daha büyük ihtimalle bizi tanıyan herkes öldükten sonra kimse bize mezarımızın başında durup kim olduğumuzu soracağı o kısa ânı bile ayırmayacaktır.
Dünyaya gelme olasılığımız ne kadar düşükse, yok oluşumuz da o kadar kesindir. Bazen ölümü bir süreliğine erteleyebiliriz fakat ondan tamamen kaçınamayız. Her dünyaya gelen (çok hücreli) organizmanın varlığı sonlanır. En başından ölüme mahkûmuzdur.